Stanislav Tarasov
Kuzey Afrika`yı ve Orta Doğu`yu saran ve Arap baharı olarak adlandırılan toplu protesto gösterilerinin bölgeye bedeli 55 milyar dolar oldu. Danışmanlık şirketi Geopolicity tarafından hazırlanan rapor, bu gerçeği ortaya koyuyor. Libya, Suriye, Mısır, Tunus, Bahreyn ve Yemen gibi ülkelerin ekonomisi, adeta bir nakavt yaşadı. Bunların GSYH`sinde meydana gelen toplam kayıp 20,56 milyar dolara, devlet bütçesindeki kayıplar ise 35,28 milyar dolara ulaşıyor. Uzmanlara göre, 'devrim' için mali açıdan en yüksek bedeli ödeyenler, Mısır, Suriye ve Libya oldu.
Fakat kazananlar da var. Petrol fiyatlarındaki artış, bölgenin petrol ihracatçısı olan diğer ülkelerin nüfuzunu artırdı. 2011`in başında yaklaşık 90 dolar olan varil fiyatı mayıs ayına doğru 130 dolara fırlayıp hâlihazırda 100-113 dolar düzeyinde seyrediyor. Bu artış sayesinde BAE, Suudi Arabistan ve Kuveyt kendi GSYH`sini artırabildi. Örneğin, Suudi Arabistan`ın bütçesine giren kaynaklar yüzde 25 oranında arttı. BAE`nin gelirindeki artış yüzde 31 oldu. IMF uzmanları, Orta Doğu`daki 'güç merkezinin' kayda değer bir ölçüde Körfez`e doğru kaydığı görüşünde.
Peki, Arap baharı döneminde en çok fark edilir ve etkin bir politikayı izleyen Türkiye neler elde etti? Azerbaycan`daki Siyasi Yenilikler ve Teknolojiler Merkezi Başkanı Mübariz Ahmedoğlu, Arap baharıyla ilgili gelişmelerin Türkiye`yi 'dünya ülkesi' hâline getirdiğini düşünüyor. Ancak bu, somut olarak nasıl görülebilir? Kaldı ki bölgedeki hararetli sarsıntıların sonucunda kesinlikle demokratik olarak nitelendirilemeyecek Arap ülkeleri kendi mali konumlarını pekiştirmiş oldular. Gerçi, Ankara`nın kendi jeopolitik rakibi olarak gördüğü devletler de zayıflamış oldu: Mısır ve sarsıntıların devam ettiği Suriye. Aynı zamanda İran ve Katar önemli ölçüde konumlarını güçlendirmeye başlamış vaziyettedir. Zaten birçok uzmanın görüşüne göre, Katar`ın Arap baharı ile ilgili gelişmelerdeki rolü öyle büyüktü ki bu küçük krallık Orta Doğu`nun yeni lider olarak adlandırılmaya başlandı bile. Fakat bizce, Katar`ın arkasında yine de Suudi Arabistan var ve bilhassa bu ülke, Türkiye`nin bölgede istediğini yapmasına izin vermeyecek. Üstelik Recep Tayyip Erdoğan`ın ekibinin bölge çapındaki ekonomik başarısı, tıpkı bunca tanıtımı yapılan İslam ülkeleri için Türk devlet yapısı modelinin de olduğu gibi, görecelidir.
Böylelikle Türkiye, çift yüzlü Janus`un durumuna düştü: Bir yandan Mısır, Tunus ve Libya`da yeni ortaya çıkan demokratlara destek verirken, diğer yandan da Körfez`deki monarşilerin ve Suudi Arabistan`ın gittikçe artan gücünü hesaba katmak zorunda. İkincisi, önceden Türkiye`nin Mısır ve Libya ile sağlam ticari ve ekonomik bağlantıları varken, şimdi ise imzalanan son anlaşmalara rağmen bunları eski hâline getirmek bile birçok farklı sebepten ötürü oldukça zor olacak. Kaddafi`nin Boğaz`daki bir dizi büyük altyapı projelerine devasa yatırım yaptığı ve yapmaya devam etmek niyetinde olduğu, Libya`nın Türkiye için inşaat sektöründe devasa imkânlar sunduğu ve bu ülkede farklı projelerde 30 binden fazla Türk`ün istihdam edildiği unutulmamalıdır. Türkiye`nin bu kayıplarını telafi edip edemeyeceğini kimse bilmiyor. Türk uzmanlarının bir kısmı, Türkiye`nin Batı`nın ortağı rolünü icra ederek müttefiklerinin Orta Doğu ile ilgili askerî ve stratejik planlarına dâhil olmakla iktidardaki seçkinler için beklenmedik bir şekilde
Arap dünyasından eskisine göre daha çok izole bir hâle geldiğini idrak etmeye başlıyor. İlk başta Türkiye`nin bölgedeki 'demokratik misyonunun' sonuçlarını heyecanlı bir şekilde tefsir eden Türk siyaset bilimcileri artık, hemen hemen bütün Arap ülkelerinin Türkiye`nin duruşuna karşı 'itidalli' tepkiler verdiğini tespit ediyor. Bir Türk gazetesinin belirttiği gibi, Türkiye 'hızlı bir şekilde ilham kaynağı olmaktan çıkıp gittikçe daha çok bölgede huzursuzluk kaynağı olmaya başlıyor'.
Kuşkusuz, sözümüz ona AB, 'Arap sarsıntılarına' katıldığı için Ankara`ya hemen ödül verseydi gelişmelerin farklı bir senaryosu olabilirdi. Ne var ki Türkiye Fransız 'soğuk duşuna' maruz kaldı. Ermenistan Cumhurbaşkanıyla Erivan`da bir araya gelen Nicolas Sarkozy, 'Bu konudaki duruşum değişmedi ve değişmeyecek. Şahsen şuna inanıyorum ki AB Türkiye`ye göre değil.' demişti. Böylelikle, Türkiye`nin ürettiği farklı jeopolitik kombinasyonlar ve 'kendi İslam'ını demokrasinin ilkeleriyle harmanlamaya yönelik ideolojik ve siyasi çabası, Avrupa üzerinde kayda değer bir tesir bırakmıyor. Zaten Doğu`da yani Asya`da da başka siyasi ve ideolojik değerler rağbet görüyor. Türkiye`nin tarihsel deneyiminin Arap ülkelerinin tarihsel deneyiminden çok farklı olduğunu anlamak için ortaokul ders kitaplarındaki bilgi birikimine sahip olmak yeterlidir: Türkler savaşçı, Farslar şair, Araplar ise peygamberdir. Böylece, Türkiye`nin 'demokratik İslam'ı tarihsel İslam`a dâhil etmekten ibaret deneyi sürdürme çabası, bundan sonra bölgede sadece mezhepler arası ve siyasi sıkıntıların artmasına yol açacak.
Kemal Atatürk`ün zamanında Türkiye bölgede kendini laik bir devlet olarak konumlandırıp Batı tipi demokrasinin 'saf' bir örneği rolünü oynadıysa şimdi yeni ideoloji, ülkeyi ya 'devrimin' zafere ulaştığı Arap ülkelerinde yeni ortaya çıkan melez demokrasilerin rehinesi ya da Körfez`deki zengin monarşilerin ve Suudi Arabistan`ın stratejilerinin tamamlayıcı bir halkası hâline getiriyor. Bundan da öte, Ankara`nın yeniden canlandırdığı parlamento üzerinden Batılılaşma düşüncesi, Körfez`de artık alametlerinin görülmeye başlandığı monarşi üzerinden Batılılaşma gibi karşıt bir hareketle çarpışabilir. Bu ise 'Arap Doğusundaki kalenin anahtarının' Ankara`nın elinden alınıp başkasına verilebileceği anlamına geliyor. O zaman Avrupa da Türkiye`ye karşı duyduğu ilgiyi kaybedecek. Gerçi, Ankara`nın başka bir şansı daha var: Vladimir Putin`in önerdiği Avrasya Birliğine doğru yol almak. Bu durumda Türk marşı başka türlü ve çok daha yüksek bir sesle çalabilecek. (Rus Haber Ajansı Regnum)