George Friedman - Stratfor Başkanı
Herkes Avrupa’nın bundan sonra nasıl bir felaket yaşayacağını merak ediyor. İtalya veya İspanya seçenekler arasında… Ancak, bu krizler zaten daha şimdiden yaşanıyor. Bir sonraki kriz, “siyasi” bir kriz olacak. Siyasi krizden kasıt, hangi siyasetçinin başbakan olacağı değil, Avrupa’nın siyasi elitinin gücü elinde bulundurup bulunduramayacağı veya yeni siyasi güçlerin ortaya çıkarak, Avrupa’nın siyasi manzarasını tamamen değiştirip değiştiremeyecekleridir. Eğer böyle bir durum gerçekleşirse, Avrupa’da yaşanan mali krizden de önemli sonuçlar doğacak.
Bu zamana dek, kriz yaşayan ülkelerde “kişiler” düzeyinde bazı değişiklikler gördük: Yunanistan’da Başbakan Yorgo Papandreu görevden çekilirken, İtalya’da Başbakan Silvio Berlusconi de istifa etti. Her ne kadar bu istifalar hükümette şeklen bir değişiklik anlamına gelse de, formel bir politika değişimi yaratmadılar. Aslında, Papandreu ve Berlusconi görevlerinden bir koşulla ayrıldılar: her iki ülkede kurulacak yeni hükümetlerin, kendilerinin görev süreleri boyunca önerilen kemer sıkma politikalarını benimsemeleri.
Yunanistan’da ve İtalya’da yeni kurulan koalisyonlara “Avrupa yanlısı” kişiler hakim. Bu kişiler, Avrupa fikrine entelektüel ve duygusal olarak derinden bağlı bir kuşak ve sınıfa mensuplar. Onlar için Avrupa Birliği ulusal hedeflerini gerçekleştirme yolunda yararlı bir araç değil. Daha ziyade, milliyetçilik ve milliyetçiliğin Avrupa’ya getirdiği korkuların bir alternatifi. Dolayısıyla, Avrupa çapında bir savaşın yaratacağı tehlikeleri ortadan kaldıran ortak bir girişim (refah) etrafında bir araya gelen tek bir kıta vizyonu söz konusu ve bu vizyon, işbirliğine dayanan ekonomik bir proje yaratıyor ve Avrupa’yı uluslararası siyasi sistemin kalbinde hak ettiği yere geri döndürüyor.
Son yirmi yıldır siyasi olgunluğa ulaşan ve İkinci Dünya Savaşı’nın hemen ardından dünyaya gelen liderler kuşağına göre ise, Avrupa projesi, ideolojik bir proje ve kurumsal bir gerçeklik teşkil ediyor. Bu liderler, büyük ölçüde bu vizyonu paylaşan Avrupalı liderlerden oluşan uluslararası bir ağ oluşturmuş bulunuyorlar. Söz konusu liderler ağı, siyasi alanın ötelerine de yayıldı: birçok Avrupalı elit, Avrupa fikrine gönülden bağlı durumda (elbette bazı istisnalar yok değil).
Yunanistan ve Avrupa Elitinin Mücadelesi
Bugün bu elit tabakanın, vizyonunu koruma mücadelesine tanıklık ediyoruz. Papandreu kemer sıkma tedbirlerine dair bir referandum önerisi getirdiğinde, söz konusu Avrupalı elit, bu girişimini bir kenara bırakması için üzerinde yoğun bir baskı kurdular. Yunanistan’ın geleceği açısından söz konusu tedbirlerin önemi düşünüldüğünde, referandum fikri aslında oldukça anlamlıydı. Bir referandum sayesinde Yunan hükümeti, eylemlerinin Yunan halkının büyük bölümü tarafından desteklenip desteklenmediğini öğrenebilirdi. Yunanlıların söz konusu tedbirleri içeren anlaşmayı kabul etmeyecekleri gün gibi ortadaydı.
Alman Şansölye Angela Merkel’in öncülüğündeki Avrupalı elit, böyle bir sonucun doğmasını önlemek için ellerinden geleni yaptılar. Bu kapsamda, Yunanlı poltiikacıların daha önce müzakeresi yapılan kemer sıkma tedbirlerinin hepsine razı olacağı zamana dek, bir sonraki kurtarma paketi diliminin bloke edilmesi ve diğer tüm yardım paketlerinin askıya alınması gibi tedbirler söz konusu oldu.
Yunanistan ve Avrupalı elitlin baskısı altına giren Papandreu ise istifasını verdi ve yerine Avrupa Merkez Bankası’nın eski başkan yardımcısı geçti. Referandum fikri ise zaten çoktan gündemden düşmüştü.
Bu sonucu iki boyuttan açıklamak mümkün:
1. Ulusal boyut: Finans basınının ortak algısı şu ki, Yunanistan, müsrif sosyal programlarını desteklemek için sorumsuzca kredi aldı ve ardından bu kredileri geri ödeyemedi. Ancak, Yunanlıların bakış açısından bakıldığında ise, Avrupa Birliği, serbest ticaret sistemi aracılığıyla gelişmekte olan AB ülkelerine Almanya’nın ihracatının teşvik edileceği şekilde tasarlandı. Almanya, Brüksel’in düzenlemelerini kullanarak, Euro’yu o şekilde yönetti ki, Yunanistan kendini kurtulması olanaksız bir durumda buluverdi. Bunun ardından, Almanya, sorumsuz sermayedarların paçasını kurtarmak üzere Yunan halkına kemer sıkma politikaları uygulaması için Atina’ya çağrıda bulundu. Zaten aynı sermayedarlar, Yunanistan’ın içinde bulunduğu ekonomik durumu gayet iyi bildikleri için, Yunanlılara ödünç para vermek üzere yanıp tutuşuyorlardı. Her iki anlatımın da gerçek tarafları var; ancak bu tartışma, son kertede Avrupalı ve Yunan elitler arasında gerçekleşti. Bu içsel bir anlaşmazlıktı ve Yunanistan’ın veya Avrupa’nın mali sisteminin yararına olmasından bağımsız olarak, her iki taraf, bir çözüm bulmak üzere elini taşın altına koymuşlardı.
2. Yunan kamuoyu ve Yunan ve Avrupalı elitler: Yunan eliti, Avrupa Birliği’nden mali olarak yarar sağladı. Ancak Yunan kamuoyu, bu konuda karma bir deneyime sahip. 1990’lardan beri süren 20 yıllık refah ortamı, hiç kuşku yok ki, bazı kesimlere yarar sağladı –ancak bu durumdan herkes aynı şekilde nemalanamadı. Ekonomik entegrasyon, Yunan ekonomisini diğer Avrupalılara açık hale getirdi; bu da Yunan ekonomisinin bazı unsurları için büyük bir dezavantaj oluşturdu. Avrupalı rakipler, birçok endüstride Yunanlıları geride bıraktı. Dolayısıyla, Yunanistan’da Avrupa Birliği’ne karşı çıkmak için her zaman geçerli bir argüman vardı. Mevcut durumun yarattığı zorlu tercih ise, söz konusu argümanı daha da güçlendirdi: Avrupa sisteminin Yunanistan’daki işlev bozukluğunun yükünü kimler üstlenecek? Bir diğer deyişle, Avrupa Birliği’nin kurtarılma maliyetini kim sindirecek? Almanya’nın Avrupa adına üstlendiği kurtarma paketleri, Yunanlıların mali sistemlerine istikrar sağlayacak ve Avrupa’ya olan borçlarının en azından bazılarını geri ödemelerini sağlayacak. Bu durumdan Yunan eliti genel olarak olumsuz etkilenmeyecek. Yunanistan açısından bu sürecin maliyeti ise, kemer sıkma politikaları olacak; ancak Yunan eliti, bu bedeli ödemeyecek: işlerini, emekli aylıklarını, maaşlarını ve kariyerlerini kaybedecek halk kesimleri ödeyecek.
Aslında ilk soru şöyle olmalıydı: Yunanistan, bir ulus olarak, borçları üzerinden kasten temerrüde düşecek mi –birçok şirketin yaptığı gibi- ve böylelikle bir yeniden yapılandırma zorunluluğu doğuracak mı; yoksa Avrupa sistemine uyum sağlama yolunu mu seçecek?
İkinci soru da şuydu: Bu borcun Yunan halkının değil, Yunan elitinin omuzlarına yükselmesi için Avrupa çapında yeni bir düzen oluşturulacak mı?
Yunan hükümeti, Avrupalıların ihtiyaçlarıyla uyum yakalama yolunu seçti ve elit kesimin Avrupa’ya olan ilgisini ve Avrupacılık ideolojisini göz önünde bulundurarak kemer sıkma politikalarının etkilerinin büyük bölümünün halkın omzuna yüklenmesini istedi. Elini en fazla taşın altına koyacak olan bizzat halkın kendisi olacağı için de referandumun gerçekleşmemesi gerekiyordu. Yunanistan’daki sosyal sözleşme bu yöndeydi: Yunanlılar, Avrupalılara istedikleri şeyi vaat edecekler; ancak düzenbazlık yaparak halkı korur gibi yapacaklardı. Böyle bir yaklaşım Yunanistan’da işleyebilir; ancak İtalya gibi bir ülkede geçerlilik kazanamaz. Keza, İtalya krize o denli saplanmış bir durumda ki, iki yüzlülükle bazı gerçekleri gizleyecek gibi değil. Benzer şekilde, Avrupa’daki krizin nihai çözümü de ikiyüzlülükten geçmiyor.
Avrupa’daki Gerçek Kriz
Ve işte, Avrupa’daki gerçek krizin ne olduğu meselesine geldik. Krizin doğası göz önünde bulundurulduğunda, Avrupalı elitin Avrupa konseptini ve kendi çıkarlarını korumasının tek yolu, bu sürecin maliyetini sadece borçlulara değil, halkın geneline aktarmaktır. Almanya gibi kredi sağlayıcılar da, bu maliyeti sindirmeli ve bunu halka doğru yaymalıdır. Alman bankaları bu kayıpları kendi başlarına hazmedemezler. Fransız bankaları gibi sermayelerinin yeniden yapılandırılmaları gerekir ki, bu da, bu maliyetin halkın sırtına yükleneceği anlamına geliyor.
Avrupa’nın bu şekilde işlerlik göstermesi öngörülmüyordu. Immanuel Kant’ın “Kalıcı Barış” kavramı gibi, Avrupa Birliği de daimi refah vaadiyle yola çıktı. Buna ek olarak savaşın önlenmesi vaatleri, Avrupa’nın öne sürdüğü en önemli iki vaat idi ve bunların ötesinde bir moral proje söz konusu değildi. Bu iki vaadi yerine getirememesi, Avrupa projesinin meşruiyetini zedeliyor. Eğer Avrupa’yı olduğu gibi sürdürmenin bedeli, Avrupalıların yaşam standartlarında büyük bir düşüş ise, bu durumda Avrupa Birliği’ni devam ettirmeye yönelik argüman da zayıflamış olur.
Eğer Avrupalı elit başarısız oldu diye Avrupa’nın başarısız olduğu yönünde bir algı söz konusuysa ve eğer Avrupalı elit, kendi çıkarlarını ve konumunu korumanın bir yolu olarak Avrupa fikrini savunuyor gibi görülüyorsa, bu durumda halkın Avrupa fikrine olan bağlılığından da kuşkulanmak gerekir. Avrupa’da krizin mevcut AB yapıları içinde idare edilebileceğine yönelik inanış oldukça yaygındır. Bununla birlikte Almanlar, Avrupa’da kredi sağlayıcı kuruluşlara –yani Almanlara- borçluların ekonomik kararlarını denetleme gücü veren bir yasa tasarısını gündemde tutuyor. Eğer bu tasarı yasalaşırsa, devletlerin egemenliği çarpıcı biçimde zedelenecek. Daha büyük refah için egemenliğin yitirilmesi, Avrupa’da mümkün olabilir. Ancak, Avrupa bankalarının borçlarını geri ödemek için bu egemenliğin yitirilmesini hazmetmek çok daha zor olacaktır.
Göçmen Faktörü ve Yaklaşan Seçimler
Tüm bunlar ise, Avrupa kamuoyunda göçmen-karşıtı (özellikle de Müslüman karşıtı) bir hissiyatı geçerli olduğu bir dönemde baş gösteriyor. Bazı ülkelerde söz konusu öfke, Avrupa Birliği’ne ve onun sınır politikalarına yönelirken, Avrupa ülkelerinin ulusal ve uluslar arası elitleri, göç meselesini ekonomiyi güçlendirmek için kullanıp, bir yandan da halk arasında ekonomik ve kültürel gerilimler yaratıyorlar. Dolayısıyla, göç, Avrupa Birliği’ne dair genel algılarla bağlantılı hale geldi ve Avrupalı elitler ile kamuoyu arasındaki ekonomik ve kültürel ayrışmayı daha da derinleştirdi.
Ekonomik kemer sıkma politikaları ve elit tabakaya yönelik bir hainlik duygusuyla katmerlenen ırksal ve etnik gerilimler, patlayıcı bir karışım yaratıyor. Avrupa bunu iki savaş arası dönemde yaşamıştı; her ne kadar o dönemki deneyimi tamamen bir “Avrupa” fenomeni olarak nitelendirilemese de… İnsanların kişisel yaşantıları karşısında duydukları hayal kırıklığı, kültürel haklarından mahrumiyet duygusuyla birleştiğinde, dünyanın herhangi bir bölgesinde büyük çaplı siyasi tepkiler yaratması an meselesidir. Hele ki, elit tabakanın ne dürüst ne yetenekli ne de kendi halkının refahı için endişe duyan bir kesim oluşturmadığı aşikar bir hale gelirse, bu tepkiler kaçınılmaz olur.
Avrupa, bu zamana dek bir patlama yaşamayı bir şekilde önledi. Ancak, uyarı sinyalleri tam karşısında duruyordu. Avrupa-karşıtı ve göçmen karşıtı eğilimler, Avrupa Birliği’nin işlerlik gösterdiği dönemlerde bile varlığını sürdürüyordu; aşırı sağ partiler, Fransa’da oyların %16’sını alabiliyordu. Şu anda krizin söz konusu unsurları güçlendirip güçlendirmediği net değil; ancak bu krizin Avrupa halkına yaratacağı maliyet ve hangi sihirli çözümlerin uygulanacağı da henüz açıklık kazanmadı. İtalya kendi krizini yaşadığı zaman, maliyet –ve maliyetin kaçınılmazlığı- daha net bir şekilde ortaya çıkacak.
2012 ve 2013 yıllarında Avrupa’da bir dizi seçim gerçekleşecek. 2012’de Fransa’da cumhurbaşkanlığı seçimleri ve 2013’te Almanya’da parlamento seçimleri de bu kapsamda yer alıyor. Halihazırda söz konusu seçimler sırasında, Avrupa’yı Batı’da İkinci Dünya Savaşı’ndan, Doğu’da ise 1989’dan beri yöneten konvansiyonel partiler arasında bir rekabet yaşanacağı görülüyor. Bu partiler, genellikle elit partiler ve az ya da çok Avrupa’da kabul görüyorlar. Ancak, bu partilerin bazılarının içinde Avrupa-karşıtı eğilimler baş gösterdi ve bu duygu güçlendiği sürece, bu yönde yeni partiler kurulabilir ve/veya mevcut partiler içindeki Avrupa-karşıtı hizipler büyüyebilir. Bununla birlikte, Avrupa’da ekonominin yanı sıra ırk, egemenlik, ulusun kaderini tayin hakkı ve AB’nin moral değerlerine dair bir krizin de yaşandığı göz önünde bulundurulduğunda, söz konusu unsurlar çok daha geniş kapsamlı ve yoğun olacaktır.
Irksal ve kültürel endişelerle birleşen popülist duygular, sağ eğilimli ulusalcı partilerin klasik temelini oluşturur. Avrupa solu, genellikle, Avrupa yanlısı elitin bir parçasıdır. Son yirmi yıldır Avrupa hakkında uyarılarını dillendirmek suretiyle saflarına en çok taraftar çeken ise, sağ eğilimler olmuştur. Söz konusu eğilimlerin, krizin fiyatının yükseldiği –ve bu krizin külfetini kimin üstleneceği- açıkça belli olunca daha da güçlenmesi, oldukça mantıklı bir sonuçtur.
Dolayısıyla burada asıl sorun, mali krizin nasıl çözümleneceği değildir; Avrupa projesinin yaşamını sürdürüp sürdüremeyeceğidir. Ve bu durum, Avrupalı elitin meşruiyetini devam ettirip ettirememesine bağlıdır. Söz konusu meşruiyet, halen birçok şekilde bu elitin elinde olmayı sürdürüyor; ancak hiç olmadığı kadar sınandığı da bir gerçek. Elitin meşruiyetini nasıl sürdüreceğini öngörmek şu an için zor. Anketler, bu eğilimi şimdilik göstermiyor; çünkü bireylerin yaşantısı üzerinde krizin etkileri henüz Avrupa’nın büyük bölümünde kendini göstermedi. Gösterdiğinde, Avrupa elitinin değeri ve duruşuna dair birçok kesim yeniden bir muhasebeye girişecek. İntikam çağrıları olacak ve böylesi bir durumun bir daha tekrarlanmaması için insanlar ant içecek.
Bundan sonra Avrupa’da gerçekleşecek kriz İspanya’da veya İtalya’da olsun fark etmez, Avrupa’nın siyasi manzarası çarpıcı biçimde değişecek; yeni partiler, yeni kişilikler ve yeni değerler ortaya çıkacak. ABD, bu eğilimin büyük bölümünü paylaşıyor; ancak kurumları yeni icat edilmiş değil. Eski ve çalışmayan kurumlar sorun yaratır; yeni ve çalışmayan kurumlar ise tehlikelidir. ABD’nin bu süreçte niçin farklı bir yöne kayacağı, her dönemin sorusudur. Şunu söylemek yeterli: Avrupa’daki sorunların büyüklüğü, mali boyutun ötesine geçiyor.
Avrupa’da yaşanan kriz, egemenlik, kültürel kimlik ve elitin meşruiyeti krizidir. Mali krizin birçok –ve hepsi kötü-sonucu vardır. Bu sonuçlardan hangisinin seçildiğinden bağımsız olarak, siyasi sistem üzerindeki etkisi, çarpıcı boyutlarda olacaktır.
Kaynak: https://www.stratfor.com/weekly/20111114-europes-crisis-beyond-finance?