Menü Yeni Dünya Gündemi
Tarih: 20.01.2014 14:23
İsrail’in Su Sorunu

İsrail’in Su Sorunu

Facebook Twitter Linked-in

Stratfor

İsrail, ülke-içi bölünmelerle mücadele eden komşularıyla kıyaslandığında görece olarak ulusal güvenlikten yararlanırken, bu durum muhtemelen değişecek. Uyumlu askeri çabalar geçmişte su kaynaklarının güvenliğini sağlamak için gerekirken, İsrail, su güvenliğini iyileştirmek için teknolojik çözümler geliştirmek üzere güçlü bir teşvik kazandı. Ülke içindeki ek su kaynakları –artan tuzdan arındırma kapasitesi ve suyu geri dönüştürmeye dönük devam eden çabalar dahil- İsrail’in en temel coğrafi kısıtlamalarından birini ortadan kaldırmasını sağlıyor.

İsrail, son on yıldır suyun tuzunu arındırmak üzere kapasitesini ciddi miktarda artırdı. Yaklaşık 8 milyon kişinin yaşadığı çorak ülke, daha şimdiden tuzdan arındırma konusunda bir dizi tesise sahip –dünyanın alanında en büyük tuzdan arındırma tesisi olan ve Ekim ayında tam işler hale gelen Sorek de buna dahil. İsrail, 2020 yılına kadar toplam tuzdan arındırma kapasitesini artırma planları yapıyor. Öyle ki, kapasitesinin ülke içinde üretilen doğal su kaynaklarının tahmini yıllık miktarına yaklaşmasını bu şekilde sağlayacak.

Doğal Yollardan Oluşan Su

İsrail’in toplam yıllık ülke-içi yenilenebilir doğal taze su kaynakları, yaklaşık 0,75 milyar metre küp düzeyinde. Kişi başına düşen yıllık su miktarı ise, yaklaşık 265 kübik metre kadar. Bu, Birleşmiş Milletler’in, yılda kişi başına 1.000 kübik metreden azına denk gelen su yoksulluğu tanımının bile altında bulunuyor.

Yeraltı suları konusunda ise İsrail, iki ana akifere güveniyor: Kıyı Akiferi ve Dağ Akiferi (bu da alt-akiferlere bölünüyor). Her ikisi de, Filistin topraklarının altından geçiyor – sırasıyla Gazze ve Batı Şeria’dan.

İsrail’in yüzey suyu, esas olarak ülkenin kuzey ve doğusuna öbeklenmiş durumda. İsrail, Ürdün nehir sisteminin parçası, ki bu da Suriye, Lübnan, Ürdün ve Batı Şeria’yı kapsıyor. Havzanın üst kısmının en büyük nehirleri arasında; Hasbani, Banias ve Dan nehirleri bulunuyor. Bu nehirler birleşip, İsrail, Lübnan ve Suriye sınırlarının yakınında Ürdün nehrini oluşturuyorlar; ardından da Galilee denizine doğru akıyorlar. Aşağıda ise, Ürdün nehri, Yarmouk ve Zarqa nehirlerinin büyük kollarından besleniyor.

İsrail’in toplam doğal suyunun yarıdan fazlası, sınırlarının dışından alıyor menşeini: 310 milyon kübik metre Lübnan’dan, 375 milyon kübik metre Suriye’den ve 345 kübik metre Batı Şeria’dan geliyor. Bu çorak arazideki tüm ülkeler, havzanın sınırlı kaynakları için yarışıyorlar. Filistin Yönetimi, bölgeye göre kişi başına 51 ila 333 kübik metre civarında yıllık su kaynağına sahip; Suriye ve Lübnan ise ilave nehir sistemlerinden su alıyorlar ve sırasıyla yılda kişi başına 882 ve 1,259 kübik metre ile çalışıyorlar. Ürdün’de ise kişi başına yıllık su kaynağı 161 kübik metre civarında.

Sınırötesi nehir sistemlerinden gelen sular ise, genellikle tartışmalı nitelikte. Ürdün nehri için en son havza-ölçekli su tahsisat planı, 1955 yılında, Ürdün Vadisi Birleşik Su Planı (bir diğer ismiyle, müzakerelere katılan Amerikalı büyükelçinin ismine atfen Johnston Planı) ile yapıldı. Temel olarak tarım talebine dayanan suyu tahsis etmek suretiyle söz konusu plan katılımcı uluslar arasında bir uzlaşı olanağı oluşturdu. Bununla birlikte, Arap devletlerinin çoğunun İsrail’i tanımak istememesinden dolayı plan hiçbir zaman onaylanmadı. İşbirliğine dayalı dağıtım stratejilerine yönelik davranışlar ise, İsrail’in Ulusal Su Taşıyıcısı’nın inşası sırasında kesildi. Söz konusu Taşıyıcı, Galilee denizinden gelen suyu İsrail’in diğer noktalarına taşımaktaydı. Bununla birlikte, Ürdün ve İsrail, sonraki müzakerelerinin temeli olarak Birleşik Plan’ı kullandılar.

Havzada aşağı akım nehir kenarı uluslarından biri olarak, İsrail’in kuzey sınırlarının korunması, yüzey su kaynaklarının denetiminin sağlanması açısından önem taşıyor. Golan Tepeleri’nin denetiminin sağlanması, sadece İsrail’e kuzeydeki rakipleriyle ilişkilerinde askeri bir avantaj vermekle kalmıyor; aynı zamanda Galilee Denizi’ne erişimin güvence altına alınmasına yardımcı oluyor.

İsrail, tarih boyunca, su kaynaklarına erişimi güvence altına almak üzere askeri gücü kullanmada bir isteklilik sergilemiştir. 1964 yılında, Suriye, Arap Ligi’nin desteğiyle, Banias nehrinin yönünü değiştirmeye yönelik planlar hazırlamaya başladı. Bu durum, İsrail’in o dönemli su tedarikinde yaklaşık %10’luk bir tehdit doğurdu. 1965-1967 arasında ise, İsrail tarafından, su kaynaklarına erişimi sürdürme amaçlı ve inşaat halindeki derivasyon projelerini yok etmek üzere bir takım saldırılar gerçekleştirildi.

Su hakları ve dağıtım parametreleri, 1994 yılında İsrail ile Ürdün arasındaki barış antlaşmasına dahil edildi. 1995 yılında İsrail ile Filistin Ulusal Otoritesi arasındaki Oslo II anlaşması, aynı zamanda Batı Şeria’da su alanındaki işbirliği için parametreleri de belirledi; ancak uygulamada, ortak yönetim genellikle başarısız oldu ve Filistin nüfusu, suya erişim konusunda ağırlıklı olarak İsrail’e bağımlı durumda.

Bu antlaşmalar, aynı zamanda, ne İsrail’in su kaynaklarına daimi erişimi sağlama zorunluluğunu ortadan kaldırdı, ne de bunu sağlamak üzere askeri eylemlerle tehdit etme iradesini... 2002 yılında, Lübnan’ın güneyindeki köyler, Hasbani nehrinde küçük pompalama istasyonları ve sulama boruhatları kurdular. İsrail’in o dönemdeki başbakanı Ariel Sharon, bu girişimlerin, “savaş sebebi” olduğunu iddia etti ve askeri eylemde bulunmakla tehdit etti. Herhangi bir eylemde bulunulmazken, bu tavır, İsrail’in üst akım su yönetim planlarındaki ihtiyatı gösteriyor.

Su Kaynaklarının Yaygınlaştırılması: Koruma ve Tuzdan Arındırma

İsrail’in mevcut su altyapısının temelleri, 1950’li ve 1960’lı yıllarda, İsrail’in daha değişken bir güvenlik ortamıyla karşılaştığı bir dönemde atıldı. Bundan sonra gelen on yıllar boyunca, suyun etkin kullanımı ve alternatif kaynakların geliştirilmesi yönünde çalışıldı. Sonuç olarak İsrail, ülke içindeki su kaynaklarını geliştirirken, fiziksel sınırlarını yaygınlaştırmadı – bu da, su üzerinden uluslararası çatışmaların yaşanma riskini hafifletti.

Aynı hedef doğrultusunda, İsrail aynı zamanda oldukça organize bir su yönetim sistemi geliştirdi; tüm ülkeyi etkin bir şekilde entegre etti. Daha önceleri geliştirilen ve Ulusal Su Taşıyıcısı olarak bilinen projede bir dizi kanal, boru hattı ve pompalama istasyonu vardı ve söz konusu taşıyıcı, suyu, görece olarak su zengini kuzey bölgesindeki Galilee denizinden, daha fazla gereksinimin ve yüksek talebin olduğu orta ve güney bölgelere taşıyordu.

İsrail, aynı zamanda su-etkin sulama teknolojisinde bir öncü ve küresel bir liderdir. Tarım, ülkedeki en büyük su tüketicisi olmaya devam ettiği için, bu alandaki etkin kullanım, sürdürülebilir su yönetimi açısından gerekliydi. Sulama teknolojisine ek olarak, İsrail, yaklaşık 400 milyon kübik metre atık suyu etkin bir şekilde işlemek ve bunu büyük oranda mahsulleri sulamak için kullanmak suretiyle, su kaynakları üzerindeki baskıyı daha da azaltmaktadır.

Her ne kadar İsrail 1960’lardan beri tuzdan arındırma teknolojisini küçük ölçekte kullanmış olsa da, tuzdan arındırma kapasitesinde ciddi bir artış yakalamaya dönük adımlar, ancak 1998-1999 yıllarında yaşanan büyük kuraklığın ardından başladı. Son 15 yılda yaşanan birçok su kıtlığı, İsrail’in su arzındaki kırılganlığını bir kez daha gözler önüne serdi. Bu esnada, yeraltı sularının özellikle Kıyı Akiferi’nde aşırı kullanımı, suyun kalitesini bozuyor.

İsrail halihazırda yılda 2 milyar metre küpün altında su tüketiyor; su yönetimi ise su kullanımının etkinliğini artırmaya yarıyor; bölgedeki nüfuzun artması, bu sınırlı kaynaklar üzerinde baskı yapmaya devam edecek. Bu etmenler birlikte düşünüldüğünde, İsrail’i tuzdan arındırma stratejilerine doğru itiyor.

Sorek tesisi Ekim ayında tam operasyonel hale geldiğinde, İsrail, yıllık 150 milyon kübik metre tuzdan arındırma kapasitesi kazandı. Deniz suyunun tuzdan arındırılmasında toplam kapasitenin 2015 yılına kadar yılda 600 milyon metre küpe, 2020 yılına kadar ise 750 milyon metre küpe erişmesi bekleniyor. Tuzdan arındırılmış suyun üretim maliyeti tesise göre değişiyor; ancak ortalama kübik metre başına 0,65 dolar civarında. Yeni Sorek tesisinde ise, kübik metre başına yaklaşık 0,50 dolarlık bir maliyet öngörülüyor. Bu, doğal kaynaklardan gelen suya biçilen 0.15 ila 0.45 dolarlık fiyat ile kıyaslanabilir. İsrail’in kullandığı teknolojideki ilerlemeler, tesislerin enerji etkinliğini iyileştiren teknolojiler de dahil olmak üzere, daha önceki tuzdan arındırma teknolojisi ile kıyaslandığında maliyetlerin aşağı çekilmesine yardımcı oldu. Ancak, tuzu arındırılan su, doğal olarak çıkarılan sudan çok daha enerji yoğun olmaya devam etmektedir; ve ulusal elektrik ağında ve bağımsız doğal gaz jeneratörlerinden elde edilen elektriğe duyulan talebi artırıyor.

İthal Enerji konusunda Kısa Vadeli Bağımlılık

İsrail’in geleneksel olarak bir enerji ithalatçısı olmasından dolayı, enerji-yoğun su kaynaklarına bağımlılığın artması, İsrail’in enerji ihraç eden uluslara olan bağımlılığını artıracaktır. Doğal gaz, muhtemelen, tuzdan arındırılmış su üretmede kullanılan başat yakıt olacaktır. İsrail’in önümüzdeki yıllarda elektrik şebekesinin doğal gaza doğru kayması ve kömürden uzaklaşması bekleniyor. Bu sırada tuzdan arındırma tesisleri ise, genellikle doğal gaz jeneratörlerini bağımsız şekilde kullanmaktadırlar.

Gereken toplam yakıt, tuzdan arındırma tesisinin türüne ve güç üretiminin biçimine göre değişecektir. Daha yeni, daha etkin ekipmanla bile, 500 milyon kübik metrenin üzerinde tuzdan arındırma kapasitesine sahip bir işlemin, 100 milyon kübik metrenin üzerinde doğal gazı veya tesisleri döndürmek için gereken ilave gücü üretecek diğer yakıt kaynaklarından eşdeğer enerji üretilmesini gerektirecektir.

İsrail, daha önceleri doğal gaz ithalatçısıydı; ancak toplam ithalat hacmi, son yıllarda azaldı. Ağustos 2013 itibariyle, ithalat, toplam tüketimin sadece %13’üne karşılık gelmekteydi. Dahası, Doğu Akdeniz’deki denizaşırı keşifler, 2016 yılında çevrimiçi olması beklenen Leviathan sahaları dahil olmak üzere, İsrail’in doğal gaz ihracatçısı haline gelme potansiyeli olduğunu göstermektedir. Bu sahaların gelişimi ve kullanımına ilişkin birçok siyasi ve teknik engel varken, ulusal enerji üretimine ilişkin artan düzeyler, enerji alanında yabancı ortaklara olan bağımsızlığı azaltabilir. İsrail’in daha enerji yoğun su kaynaklarına bağımlılık stratejisini sürdürmesinden dolayı, bu oldukça önemli bir noktadır.

GÖRÜNÜM

İsrail, geleneksel olarak, varlığını sürdürmek için üçüncü taraf bir sponsora ihtiyaç duymaktadır. İlave tuzdan arındırma kapasitesiyle bile, İsrail, dış kaynaklardan su kullanmak zorunda kalabilir. Ancak, başarılı bir şekilde çevreye kendini uyarlamış ve komşularından kendisini daha iyi bir şekilde tecrit etmiş; yerleşik bir askeri üstünlüğü tamamlamıştır. Bu durum ise, gelecekteki müzakerelerde ilave bir manevra alanı sağlayabilir.

İsrail, geçici bir süreliğine güvenli bir stratejik pozisyonda bulunmaktadır. Suriye, muhtemelen, uzunca bir süre iç savaş durumunda kalacak; ve Lübnan, kırılgan ve parçalanmış olmaya devam edecek. İsrail, diğer komşularıyla (Ürdün’de Haşemi rejimi, Fetih ve Filistin Ulusal Mercii ve Mısır Ordusu gibi) işler bir ilişki sürdürmektedir. Bu statüko, kısa vadede değişeceğe benzemiyor. Ancak, her ne kadar İsrail görece olarak istikrarlı bir pozisyonda olsa da, çevre bölgenin nasıl birdenbire değiştiğini ve ulusal güvenlik meselelerinde proaktif bir şekilde davranabileceğini bilmektedir.

İsrail’in su güvenliğini sağlamada proaktif çözümü; ulusal ilave kaynaklar geliştirilmesidir. Her ne kadar bunun için kısa vadede daha fazla ithal enerji gerekecek olsa da, ve her ne kadar su kaynakları daha enerji-yoğun hale gelecekse de, ulusal düzeyde enerji kaynaklarının süregiden gelişimi, bir karşıt-denge oluşturacaktır.

Kaynak: https://www.stratfor.com/analysis/israels-water-challenge?




Orjinal Habere Git
— HABER SONU —