Aron Lund
Birleşmiş Milletlerde 21 Nisan günü gerçekleşen hararetli bir görüşme sırasında, Riyad temsilcisi Abdallah al-Mouallimi, Suudi Arabistanın Suriye halkına yardım etmek için herhangi bir çaba sarf etmeyeceğini söylemeden önce Suudilerin öncülüğünde Yemene gerçekleştirilen askeri müdahaleye örtülü bir referansta bulundu. Bu durum ise, Suriyenin BM nezdindeki büyükelçisi Bashar Jaafari tarafından sert bir yanıtı tetikledi. Jaafari, Suudileri, bölgede mezhepsel bir kan akıtma kültürü yeşertmekle itham etti ve Suriyeye kalkan her elin kesileceğine dair söz verdi.
Diplomatik ağız dalaşı, Suudilerin öncülüğünde Şamda Cumhurbaşkanı Beşar Esadı zayıflatmak veya yok etmeye dönük bir adım hakkında spekülasyonlar yoğunlaştığı bir sırada patlak verdi. İslam Devletinin Irak ve doğu Suriyede yaz dönemindeki saldırısının ani şoku geçtikten sonra, 2014 yılı sonundan itibaren Suriyedeki çatışma insanı meraklandıran tuhaf bir hal aldı. Diplomatik atmosfer, içerikleri belirsiz planlar ve konferanslarla, çalkantılı bir hal alırken, her taraftan gelen oyuncular, sahada net bir değişimi bekliyorlar.
2014 yılı ortasından sonuna dek olan dönemde ise, Esad yükselişe geçmiş görünüyor. Orta Suriye üzerinde denetimini kuran Esad, Halepi kuzeyden çevrelemeye doğru yöneliyor. Ancak, bu saldırılar sona erdi ve asilerin saldırıları, orduyu parçalamaya başladı. Keza Esad, bozulan bir ekonomi, azalan dış destek, milislerin yükselişi ve güvenilir savaşçıların tehlikeli bir şekilde yok olmasıyla mücadele ediyor. Para kaynakları zayıflıyor ve 2015 yılı başında savaş alanındaki servet, bir kez daha tersine dönmüş görünüyor; keza Suriyenin batısı ve güneyinde Idlib-Hama bölgesinde isyancılar saldırıya geçmeye başladılar.
İSYANCI DESTEKÇİLERİ UZLAŞTIRMAK
2015 yılı Ocak ayında Suudi Arabistan Kralı Abdullah öldü ve yerine üvey kardeşi Salman geçti. Bu durum, bölge diplomasisinde taze bir başlangıç fırsatı sundu. Aynı ay içerisinde İranın desteklediği isyancılar, Yemendeki hükümeti devirdiler; Suudilerin öncülüğünde askeri bir müdahaleyi provoke ettiler. Öte yandan, İranın nükleer müzakereleri de ilerledi. 2 Nisan günü Tahran ile bir ilk anlaşmaya varıldı; buna göre 30 Hazirandan evvel nihai bir anlaşmaya varılması öngörülüyordu. Bu durum, uluslararası yaptırımların en azından kısmen kaldırılmasına öncülük edecek. Ancak tüm bunlar Suudi Arabistan ve İran ve müttefikleriyle çatışma halindeki diğer muhafazakar Sünni hükümetler arasında büyük bir endişeye yol açtı. Hatta, Suriyedeki isyancıları destekleyen iki ana blok arasındaki rekabet Türkiye ve Katar bir yanda, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri diğer yanda- arasında bile köprü kurabilir.
Mart ayı başında Kral Salman, iki ülke arasında yıllardır süregelen gergin ilişkilerin ardından Riyadda Türkiye cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğanı kabul etti. Türkiyedeki medya raporlarına göre; görüşülen konular arasında, sonuç elde edecek şekilde Suriye muhalefetine desteğin nasıl artırılacağı yer alıyordu. Ay sonu itibariyle Suriyeli isyancılar Idlib kentini ele geçirdiler. Birçokları, bunun, Suudiler ile Türkler arasındaki yeni anlayışın ilk somut sonucu olduğu yönünde spekülasyonlarda bulundular.
Günler sonra, Suriye ve Ürdün arasındaki Nasib sınırı isyancıların eline geçti. Burası uzun zamandır erişim dahilindeydi; ancak uluslararası destekçilerden gerekli yeşil ışığı aldıktan sonra bu adımı attılar. Kuşkusuz bununla alakalı bir şekilde Ürdün de Derinlemesine Savunma olarak adlandırılan yeni bir güvenlik doktrinini başlatmak üzere olup, 21 Nisan günü Ürdün hükümeti, Suriye sınırı içinde güvenli alanlar inşa etmenin yollarını aradığını açıkladı.
Huffington Posttaki bir habere göre, Riyad ile Ankara arasındaki yakınlaşma, Suudi Arabistanın geleneksel bir rakibi olan ve kısa süre önce ilişkilerini düzeltmenin yollarını arayan, Türkiyenin de yakın bir müttefiki olan Katar aracılığıyla gerçekleştiriliyor. (Türkiye ve Katar, kısa süre önce, birbirlerinin topraklarında karşılıklı olarak birlik konuşlandırmaya izin veren yasaları imzaladılar.) Huffington Posta göre, bu görüşmelerin nihai amacı, Suriyede Yemen modelinde doğrudan bir askeri müdahale organize etmek: Türkiye, Suudi Arabistanın hava saldırıları tarafından desteklenen kara birlikleri sağlayacak ve bu şekilde Esad rejimine karşı Suriyedeki ılımlı muhalif savaşçılara destek olunacak.
TBMM, şayet hükümet bu yönde bir gereklilik görürse, Suriyedeki operasyonlara önceden izin verdi. Her ne kadar Erdoğan, İslam Devletine karşı uluslararası koalisyona katılmada çekimser davransa da, ABDnin desteği ve Esadı devirme yönündeki net bir taahhüt olması durumunda Türkiyenin Suriyeli isyancılara ve mültecilere, sınır boyunca güvenli bölgeler kurmaya (kara birliklerini gönderme pahasına olsa da) istekli olduğunu söylüyor. Huffington Postun, görüşmelere katılmış bir kaynağın ağzından aktardığına göre, eğer Türkiye ve Suudi Arabistan bir anlaşmaya varırlarsa, Suriyeye müdahalesi, ABD destek verse de vermese de ilerleyecek.
MÜDAHALEYİ YÖNLENDİRMEYE DÖNÜK BİRÇOK ENGEL VAR
Bununla birlikte, Esadın önündeki tehdidi abartmaktan hoşlanan çok fazla kişi olup, Suriyedeki herhangi bir açık askeri müdahalenin önünde de çok fazla engel bulunuyor.
Şurası net ki; böyle bir operasyon yakın bir eşgüdüm ve güven gerektirecektir; ancak Ankara ile Riyad arasındaki yakınlaşma, kırılgan bir temele dayanıyor. Örneğin, Mısırın eski cumhurbaşkanı olan Müslüman Kardeşlerden Muhamed Mursinin yirmi yıl hapis cezası aldığı hafta, Türkiyenin sergilediği öfkeye bakın. Mursinin Türkiye ve Katar ile mükemmel ilişkileri var. Mısırın yeni yöneticisi Abdel Fattah el-Sisi ise, Suudi Arabistanın desteğiyle göreve geldi ve Emirlikler ve Suudilerin mali yardımına bağımlı durumda.
ABD halen Suriyede kısa yoldan bir askeri zafer kazanma fikrine karşı çıkıyor ve eğer asiler çok fazla destek alırlarsa ülkenin kalan devlet kurumlarını (zaten büyük bölümünü Esad kendisiyle birlikte yok etmeye kararlı görünüyor) ortadan kaldırıp Suriyenin Somalileşmesine yol açacaklarından korkuyor. İşler bir muhalefet liderliğinin olmayışı da, zaten isyancılar arasında ciddi biçimde yayılmış olan İslami aşırılık yanlılarını bu boşluğu doldurmaya davet edebilir.
ABDnin Irakı düzeltmek ve İslam Devleti ve El Kaide ile mücadele etmeye çok fazla odaklanması karşısında, Suriyede tam teşekküllü bir müdahale stratejisi, Amerikanın itirazlarına neredeyse derhal göğüs gerecektir. Ve bu devletlerin Amerikanın desteği ve onayı olmaksızın böyle bir müdahaleyi başarabileceklerinden pek emin olmamak gerekir.
TÜRKİYE: HALK DESTEĞİNDEN YOKSUN
Türk ordusu, bölgenin en güçlü silahlı kuvvetlerinden biri. Ancak, Kuzey Kıbrıs işgalini bir yana bırakırsak, Türkiye içerisinde ağırlıklı olarak PKKya karşı konuşlanmış durumda olup, isyanla mücadele konusuna gelindiğinde çok büyük bir ustalık sergileyemiyor. (Human Rights Watchın raporuna göre, 1990lı yılların ortasında savaş zirve noktasına ulaştığı sırada Türk ordusu 3000 kadar Kürt köyünü yakmış veya ortadan kaldırmıştı.)
PKK, Suriyede de mevcut: Demokratik Birlik Partisi veya PYD kisvesi altında olup, milis güçleri de YPG olarak adlandırılıyor. Ancak Türkiyenin bir müdahalesi Kürt isyancılarla savaşa doğru sapmamış olsa da, bu yine de riskli bir iş. Türkiyenin Kuzey Suriyede desteklediği isyancı grupları denetleyememesinin en çok sözü edilen sebeplerinden biri, Arapça konuşan bir ordu ve istihbarat yetkililerinin bulunmayışı. Kapasitesi, kuşkusuz 2011 yılından beri gelişti; ve bu noksanlıklar, diğer ülkelerden Arapça konuşan kişileri aralarında da Suriyeli isyancıları ve Suudileri- alarak daha fazla giderilebilir. Ancak, şu noktada yanılmamak gerek: Bir Türk gücü, ilgili tüm boyutlarıyla birlikte Suriyede bir yabancı toprakta olmuş olacak.
Siyasi etmenlerin üstesinden gelinmesi daha da zor olabilir. Ordunun kendisi, siyasi bir oyunla çepeçevre sarılmış durumda olup, son on yılda Erdoğanın askeri yapılanmayı sivil denetim altına sokma girişimleri çerçevesinde üst kademede çok fazla değişiklik yaşandı. Buna ek olarak, sıradan Türk insanı, Suriyeye müdahaleyi desteklemiyor. Tam tersine, Erdoğanın Suriye politikaları, çok maceraperest ve maliyetli olduğu gerekçesiyle yaygın şekilde eleştiriliyor.
Ülkenin 7 Haziranda genel seçimlere doğru yol aldığı düşünüldüğünde (keza seçimlerden sonra Erdoğan, PKK ile bağlantılı olan Kürt partinin, kendi cumhurbaşkanlığı yetkilerini artırmasında yardımını almayı umuyor), Erdoğanın şu anda Suriyeye kara birlikleri göndermeyi isteyeceğine çok fazla ihtimal verilemiyor. Tam tersine, Türkiye uzmanı Aaron Steina göre, Erdoğanın destekçileri, şu an için halk desteğini azaltabilecek olan herhangi bir askeri operasyondan uzak duracaktır.
SUUDİ ARABİSTAN: SINIRLI KAPASİTELER
Suudi Arabistan Kralı Salmanın seçimlerden endişelenmesine gerek yok; ve birçok Suudi de kuşkusuz Beşar Esadla savaşma fikrinden hoşlanacaktır. Ancak, her ne kadar Suudi ordusu dünyanın en müsrifçe fonlanan ordularından biri olsa da, on yıllardır saltanat düzeyinde süregiden yolsuzluk ve dış korumaya aşırı bağımlılık, savaş başlatma konusunda oldukça beceriksiz bir güç yarattı. (2009 yılında, Suudi Arabistan, şu anda olduğundan çok daha zayıf durumda olan Huthi isyancılarla mücadele etmesi için ordusunu Yemene gönderdiğinde, performansı son derece vasat olmuştu.)
Suudi Arabistanın bir hava müdahalesindeki rolünü kısıtlamak da oldukça anlamlı; ancak her ne kadar Suudi Kraliyet Hava Kuvvetleri yeterince teçhizatlanmış olsa da, o da Yemende bataklığa gömüldü. Her ne kadar Riyad Salı günü hava müdahalesine son verildiğini açıklamış olsa da, hava saldırıları daha küçük bir ölçekte devam etti.
Daha önceki Körfez Arap hava savaşları, ciddi bir uçaksavar yeteneği olmayan kara kuvvetlerine karşı yapıldı. Yemendeki mevcut operasyon, Libyada Emirliklerin bombardımanı ve Irak ve Suriyede İslam Devletine karşı uluslararası koalisyona katılımları da buna dahil. İkinci durumda, Suudi Arabistan, Bahreyn, Ürdün, Birleşik Arap Emirlikleri ve Katarın birlikte hava güçleri, Amerikanın hava seferberliğine sadece marjinal bir katkıda bulunabildi. Zaten Amerikanın seferberliğe de İslam Devleti karşısında çok az bir başarı sergileyebildi. Beşar Esada saldırmak, oldukça riskli olacaktır, çünkü kendisi halen yıpranmış ancak ayakta duran bir füze savunma sistemiyle desteklenen bir hava kuvvetlerine sahiptir.
MASADAKİ SEÇENEKLER
Tüm bunlar şu anlama geliyor: Amerikanın desteği ve onayı olmaksızın, Arap ve Türk ordusunun Suriyede geniş çaplı bir müdahalesi gerçekleşmeyecek; keza bu durum çok fazla bir şey değiştirmez ve katılımcılar da çok hızlı ve çok ağır bir şekilde hüsrana uğrar.
Ancak, bu hükümetlerin Esad üzerinde baskı oluşturmak üzere işbirliğinde bulunabilecekleri başka birçok yol da var. Örneğin, finansman ve eğitimi artırabilirler. Fonladıkları isyancı gruplar üzerindeki kısıtlamaları kaldırıp onların yeni yönlere doğru ilerlemelerine yardımcı olabilirler tıpkı Nasib geçişi sırasında olduğu gibi. Daha büyük miktarlarda ve daha ileri silahlar temin edebilirler (şunu da akılda tutalım ki, ABD, uçaksavar füzelere bir sınır çiziyor). Suriyeye özel güçler gönderebilirler ve böylelikle kendi seçtikleri isyancıları yoğun bir şekilde destekleyebilirler. Aynı zamanda, daha sınırlı bir doğrudan müdahalede bulunabilirler (coğrafi kapsam ve/veya zaman açısından kısıtlı). Ürdün şimdilerde Suriyenin güneyinde güvenli bir bölge önerisinde bulunurken, bu konuda Ankaranın nasıl bir tutum takınacağını izleyip görmek gerek.
Her şey bir yana, kendi diplomatik ve askeri çabalarını koordine edebilirler ve bu şekilde sahadaki isyancı gruplar ve sürgündeki muhalifler arasındaki ayrışmayı sınırlandırabilirler.
Bu tür bir şey şimdiden de gerçekleşiyor olabilir. Sürgündeki muhalefette, yaklaşan bir konferans hakkında söylentiler var. Konferans, belki de Riyadda gerçekleşecek ve bu esnada yeni bir siyasi oluşuma gidilecek. Öte yandan, Halepin en büyük isyancı koalisyonu Doğu Akdeniz Cephesi olarak bilinir- bir anda kendini lağvettiğini açıkladı; ve isyan güçlerinin kumandanları da Türkiye ve diğer yerlerde sürekli toplantılar gerçekleştiriyorlar. İslam Ordusu başkanı Zahran Alloush, kısa süre önce Şamın doğusundaki iyi korunan mevkiini kısa süre önce terk edip Türkiyede Suriyeli İslam alimleri toplantısına katıldı. Bu ziyaretin gerçek amacı, muhtemelen başka, gizli toplantılarda bulunmaktı.
Oldukça iyi bağlantıları bulunan Suudi gazeteci Jamal Khashoggiye göre, Zahran Alloushun Türkiye ziyareti, Suriyede Suudi-Türk-Katar işbirliğinin önündeki son engeli de kaldırıyor.
Öte yandan, Alloushun kuzeni Muhammed Alloush (İslam Ordusunu içeren geniş bir isyancı koalisyonu olan Devrimci Kumanda Konseyinin Siyasi Ofisinin başkanı), Türkiyeye yaptığı ziyaretin amacının, sadece Şamda değil tüm Suriyede karadaki devrimcilerin çabalarını bir araya getirmek olduğunu söyledi.
İsyancılar arasındaki hareketin ne kadar koordineli olduğu, açık uçlu bir soru. Kumandanlar, muhtemelen birçok durumda kendilerini konumlandırıyorlar; nüfuz sahibi olmak için alavere dalavere yapıyorlar ve askeri güçlerini ve diğerleriyle çalışma yeteneklerini göstermeye çalışıp, Suudi-Türk görüşmelerinden çıkacağına inandıkları yeni düzende bir rol üstlenmek üzere seçilme umuduyla hareket ediyorlar. Ancak, hem isyancılar hem de rejim, dış baskıya son derece bağımlı olduğu için, bölgesel ittifaklardaki herhangi bir değişiklik, muhtemelen Suriyede karada bir dizi değişiklik yaratacak. Tüm bu toplantılarda bir şeylerin hazırlığı yapılıyor ve biz de yakında bunu öğreneceğiz.
Kaynak: https://carnegieendowment.org/syriaincrisis/?fa=59904