Menü Yeni Dünya Gündemi
Tarih: 06.07.2015 13:32
Suudi Arabistan ve Türkiye, Suriye’ye Müdahale Etmeye mi Hazırlanıyor?

Suudi Arabistan ve Türkiye, Suriye’ye Müdahale Etmeye mi Hazırlanıyor?

Facebook Twitter Linked-in

 

Aron Lund

Birleşmiş Milletler’de 21 Nisan günü gerçekleşen hararetli bir görüşme sırasında, Riyad temsilcisi Abdallah al-Mouallimi, Suudi Arabistan’ın Suriye halkına yardım etmek için herhangi bir çaba sarf etmeyeceğini söylemeden önce Suudilerin öncülüğünde Yemen’e gerçekleştirilen askeri müdahaleye örtülü bir referansta bulundu. Bu durum ise, Suriye’nin BM nezdindeki büyükelçisi Bashar Jaafari tarafından sert bir yanıtı tetikledi. Jaafari, Suudileri, “bölgede mezhepsel bir kan akıtma kültürü yeşertmekle” itham etti ve Suriye’ye kalkan her elin “kesileceğine” dair söz verdi.

Diplomatik ağız dalaşı, Suudilerin öncülüğünde Şam’da Cumhurbaşkanı Beşar Esad’ı zayıflatmak veya yok etmeye dönük bir adım hakkında spekülasyonlar yoğunlaştığı bir sırada patlak verdi. İslam Devleti’nin Irak ve doğu Suriye’de yaz dönemindeki saldırısının ani şoku geçtikten sonra, 2014 yılı sonundan itibaren Suriye’deki çatışma insanı meraklandıran tuhaf bir hal aldı. Diplomatik atmosfer, içerikleri belirsiz planlar ve konferanslarla, çalkantılı bir hal alırken, her taraftan gelen oyuncular, sahada net bir değişimi bekliyorlar.

2014 yılı ortasından sonuna dek olan dönemde ise, Esad yükselişe geçmiş görünüyor. Orta Suriye üzerinde denetimini kuran Esad, Halep’i kuzeyden çevrelemeye doğru yöneliyor. Ancak, bu saldırılar sona erdi ve asilerin saldırıları, orduyu parçalamaya başladı. Keza Esad, bozulan bir ekonomi, azalan dış destek, milislerin yükselişi ve güvenilir savaşçıların tehlikeli bir şekilde yok olmasıyla mücadele ediyor. Para kaynakları zayıflıyor ve 2015 yılı başında savaş alanındaki servet, bir kez daha tersine dönmüş görünüyor; keza Suriye’nin batısı ve güneyinde Idlib-Hama bölgesinde isyancılar saldırıya geçmeye başladılar.

İSYANCI DESTEKÇİLERİ UZLAŞTIRMAK

2015 yılı Ocak ayında Suudi Arabistan Kralı Abdullah öldü ve yerine üvey kardeşi Salman geçti. Bu durum, bölge diplomasisinde taze bir başlangıç fırsatı sundu. Aynı ay içerisinde İran’ın desteklediği isyancılar, Yemen’deki hükümeti devirdiler; Suudilerin öncülüğünde askeri bir müdahaleyi provoke ettiler. Öte yandan, İran’ın nükleer müzakereleri de ilerledi. 2 Nisan günü Tahran ile bir ilk anlaşmaya varıldı; buna göre 30 Haziran’dan evvel nihai bir anlaşmaya varılması öngörülüyordu. Bu durum, uluslararası yaptırımların en azından kısmen kaldırılmasına öncülük edecek. Ancak tüm bunlar Suudi Arabistan ve İran ve müttefikleriyle çatışma halindeki diğer muhafazakar Sünni hükümetler arasında büyük bir endişeye yol açtı. Hatta, Suriye’deki isyancıları destekleyen iki ana blok arasındaki rekabet –Türkiye ve Katar bir yanda, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri diğer yanda- arasında bile köprü kurabilir.

Mart ayı başında Kral Salman, iki ülke arasında yıllardır süregelen gergin ilişkilerin ardından Riyad’da Türkiye cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı kabul etti. Türkiye’deki medya raporlarına göre; görüşülen konular arasında, “sonuç elde edecek şekilde Suriye muhalefetine desteğin” nasıl artırılacağı yer alıyordu. Ay sonu itibariyle Suriyeli isyancılar Idlib kentini ele geçirdiler. Birçokları, bunun, Suudiler ile Türkler arasındaki yeni anlayışın ilk somut sonucu olduğu yönünde spekülasyonlarda bulundular.

Günler sonra, Suriye ve Ürdün arasındaki Nasib sınırı isyancıların eline geçti. Burası uzun zamandır erişim dahilindeydi; ancak uluslararası destekçilerden gerekli yeşil ışığı aldıktan sonra bu adımı attılar. Kuşkusuz bununla alakalı bir şekilde Ürdün de Derinlemesine Savunma olarak adlandırılan yeni bir güvenlik doktrinini başlatmak üzere olup, 21 Nisan günü Ürdün hükümeti, Suriye sınırı içinde “güvenli alanlar” inşa etmenin yollarını aradığını açıkladı.

Huffington Post’taki bir habere göre, Riyad ile Ankara arasındaki yakınlaşma, Suudi Arabistan’ın geleneksel bir rakibi olan ve kısa süre önce ilişkilerini düzeltmenin yollarını arayan, Türkiye’nin de yakın bir müttefiki olan Katar aracılığıyla gerçekleştiriliyor. (Türkiye ve Katar, kısa süre önce, birbirlerinin topraklarında karşılıklı olarak birlik konuşlandırmaya izin veren yasaları imzaladılar.) Huffington Post’a göre, bu görüşmelerin nihai amacı, Suriye’de Yemen modelinde doğrudan bir askeri müdahale organize etmek: “Türkiye, Suudi Arabistan’ın hava saldırıları tarafından desteklenen kara birlikleri sağlayacak ve bu şekilde Esad rejimine karşı Suriye’deki ılımlı muhalif savaşçılara destek olunacak.”

TBMM, şayet hükümet bu yönde bir gereklilik görürse, Suriye’deki operasyonlara önceden izin verdi. Her ne kadar Erdoğan, İslam Devleti’ne karşı uluslararası koalisyona katılmada çekimser davransa da, ABD’nin desteği ve Esad’ı devirme yönündeki net bir taahhüt olması durumunda Türkiye’nin Suriyeli isyancılara ve mültecilere, sınır boyunca güvenli bölgeler kurmaya (kara birliklerini gönderme pahasına olsa da) istekli olduğunu söylüyor. Huffington Post’un, görüşmelere katılmış bir kaynağın ağzından aktardığına göre, eğer Türkiye ve Suudi Arabistan bir anlaşmaya varırlarsa, “Suriye’ye müdahalesi, ABD destek verse de vermese de ilerleyecek.”

MÜDAHALEYİ YÖNLENDİRMEYE DÖNÜK BİRÇOK ENGEL VAR

Bununla birlikte, Esad’ın önündeki tehdidi abartmaktan hoşlanan çok fazla kişi olup, Suriye’deki herhangi bir açık askeri müdahalenin önünde de çok fazla engel bulunuyor.

Şurası net ki; böyle bir operasyon yakın bir eşgüdüm ve güven gerektirecektir; ancak Ankara ile Riyad arasındaki yakınlaşma, kırılgan bir temele dayanıyor. Örneğin, Mısır’ın eski cumhurbaşkanı olan Müslüman Kardeşler’den Muhamed Mursi’nin yirmi yıl hapis cezası aldığı hafta, Türkiye’nin sergilediği öfkeye bakın. Mursi’nin Türkiye ve Katar ile mükemmel ilişkileri var. Mısır’ın yeni yöneticisi Abdel Fattah el-Sisi ise, Suudi Arabistan’ın desteğiyle göreve geldi ve Emirlikler ve Suudilerin mali yardımına bağımlı durumda.

ABD halen Suriye’de kısa yoldan bir askeri zafer kazanma fikrine karşı çıkıyor ve eğer asiler çok fazla destek alırlarsa ülkenin kalan devlet kurumlarını (zaten büyük bölümünü Esad kendisiyle birlikte yok etmeye kararlı görünüyor) ortadan kaldırıp Suriye’nin Somalileşmesine yol açacaklarından korkuyor. İşler bir muhalefet liderliğinin olmayışı da, zaten isyancılar arasında ciddi biçimde yayılmış olan İslami aşırılık yanlılarını bu boşluğu doldurmaya davet edebilir.

ABD’nin Irak’ı düzeltmek ve İslam Devleti ve El Kaide ile mücadele etmeye çok fazla odaklanması karşısında, Suriye’de tam teşekküllü bir müdahale stratejisi, Amerika’nın itirazlarına neredeyse derhal göğüs gerecektir. Ve bu devletlerin Amerika’nın desteği ve onayı olmaksızın böyle bir müdahaleyi başarabileceklerinden pek emin olmamak gerekir.

TÜRKİYE: HALK DESTEĞİNDEN YOKSUN

Türk ordusu, bölgenin en güçlü silahlı kuvvetlerinden biri. Ancak, Kuzey Kıbrıs işgalini bir yana bırakırsak, Türkiye içerisinde ağırlıklı olarak PKK’ya karşı konuşlanmış durumda olup, isyanla mücadele konusuna gelindiğinde çok büyük bir ustalık sergileyemiyor. (Human Rights Watch’ın raporuna göre, 1990’lı yılların ortasında savaş zirve noktasına ulaştığı sırada Türk ordusu 3000 kadar Kürt köyünü yakmış veya ortadan kaldırmıştı.)

PKK, Suriye’de de mevcut: Demokratik Birlik Partisi veya PYD kisvesi altında olup, milis güçleri de YPG olarak adlandırılıyor. Ancak Türkiye’nin bir müdahalesi Kürt isyancılarla savaşa doğru sapmamış olsa da, bu yine de riskli bir iş. Türkiye’nin Kuzey Suriye’de desteklediği isyancı grupları denetleyememesinin en çok sözü edilen sebeplerinden biri, Arapça konuşan bir ordu ve istihbarat yetkililerinin bulunmayışı. Kapasitesi, kuşkusuz 2011 yılından beri gelişti; ve bu noksanlıklar, diğer ülkelerden Arapça konuşan kişileri –aralarında da Suriyeli isyancıları ve Suudileri- alarak daha fazla giderilebilir. Ancak, şu noktada yanılmamak gerek: Bir Türk gücü, ilgili tüm boyutlarıyla birlikte Suriye’de bir yabancı toprakta olmuş olacak.

Siyasi etmenlerin üstesinden gelinmesi daha da zor olabilir. Ordunun kendisi, siyasi bir oyunla çepeçevre sarılmış durumda olup, son on yılda Erdoğan’ın askeri yapılanmayı sivil denetim altına sokma girişimleri çerçevesinde üst kademede çok fazla değişiklik yaşandı. Buna ek olarak, sıradan Türk insanı, Suriye’ye müdahaleyi desteklemiyor. Tam tersine, Erdoğan’ın Suriye politikaları, çok maceraperest ve maliyetli olduğu gerekçesiyle yaygın şekilde eleştiriliyor.

Ülkenin 7 Haziran’da genel seçimlere doğru yol aldığı düşünüldüğünde (keza seçimlerden sonra Erdoğan, PKK ile bağlantılı olan Kürt partinin, kendi cumhurbaşkanlığı yetkilerini artırmasında yardımını almayı umuyor), Erdoğan’ın şu anda Suriye’ye kara birlikleri göndermeyi isteyeceğine çok fazla ihtimal verilemiyor. Tam tersine, Türkiye uzmanı Aaron Stein’a göre, Erdoğan’ın destekçileri, “şu an için halk desteğini azaltabilecek olan herhangi bir askeri operasyondan uzak duracaktır.”

SUUDİ ARABİSTAN: SINIRLI KAPASİTELER

Suudi Arabistan Kralı Salman’ın seçimlerden endişelenmesine gerek yok; ve birçok Suudi de kuşkusuz Beşar Esad’la savaşma fikrinden hoşlanacaktır. Ancak, her ne kadar Suudi ordusu dünyanın en müsrifçe fonlanan ordularından biri olsa da, on yıllardır saltanat düzeyinde süregiden yolsuzluk ve dış korumaya aşırı bağımlılık, savaş başlatma konusunda oldukça beceriksiz bir güç yarattı. (2009 yılında, Suudi Arabistan, şu anda olduğundan çok daha zayıf durumda olan Huthi isyancılarla mücadele etmesi için ordusunu Yemen’e gönderdiğinde, performansı son derece vasat olmuştu.)

Suudi Arabistan’ın bir hava müdahalesindeki rolünü kısıtlamak da oldukça anlamlı; ancak her ne kadar Suudi Kraliyet Hava Kuvvetleri yeterince teçhizatlanmış olsa da, o da Yemen’de bataklığa gömüldü. Her ne kadar Riyad Salı günü hava müdahalesine son verildiğini açıklamış olsa da, hava saldırıları daha küçük bir ölçekte devam etti.

Daha önceki Körfez Arap hava savaşları, ciddi bir uçaksavar yeteneği olmayan kara kuvvetlerine karşı yapıldı. Yemen’deki mevcut operasyon, Libya’da Emirliklerin bombardımanı ve Irak ve Suriye’de İslam Devleti’ne karşı uluslararası koalisyona katılımları da buna dahil. İkinci durumda, Suudi Arabistan, Bahreyn, Ürdün, Birleşik Arap Emirlikleri ve Katar’ın birlikte hava güçleri, Amerika’nın hava seferberliğine sadece marjinal bir katkıda bulunabildi. Zaten Amerika’nın seferberliğe de İslam Devleti karşısında çok az bir başarı sergileyebildi. Beşar Esad’a saldırmak, oldukça riskli olacaktır, çünkü kendisi halen yıpranmış ancak ayakta duran bir füze savunma sistemiyle desteklenen bir hava kuvvetlerine sahiptir.

MASADAKİ SEÇENEKLER

Tüm bunlar şu anlama geliyor: Amerika’nın desteği ve onayı olmaksızın, Arap ve Türk ordusunun Suriye’de geniş çaplı bir müdahalesi gerçekleşmeyecek; keza bu durum çok fazla bir şey değiştirmez ve katılımcılar da çok hızlı ve çok ağır bir şekilde hüsrana uğrar.

Ancak, bu hükümetlerin Esad üzerinde baskı oluşturmak üzere işbirliğinde bulunabilecekleri başka birçok yol da var. Örneğin, finansman ve eğitimi artırabilirler. Fonladıkları isyancı gruplar üzerindeki kısıtlamaları kaldırıp onların yeni yönlere doğru ilerlemelerine yardımcı olabilirler –tıpkı Nasib geçişi sırasında olduğu gibi. Daha büyük miktarlarda ve daha ileri silahlar temin edebilirler (şunu da akılda tutalım ki, ABD, uçaksavar füzelere bir sınır çiziyor). Suriye’ye özel güçler gönderebilirler ve böylelikle kendi seçtikleri isyancıları yoğun bir şekilde destekleyebilirler. Aynı zamanda, daha sınırlı bir doğrudan müdahalede bulunabilirler (coğrafi kapsam ve/veya zaman açısından kısıtlı). Ürdün şimdilerde Suriye’nin güneyinde “güvenli bir bölge” önerisinde bulunurken, bu konuda Ankara’nın nasıl bir tutum takınacağını izleyip görmek gerek.

Her şey bir yana, kendi diplomatik ve askeri çabalarını koordine edebilirler ve bu şekilde sahadaki isyancı gruplar ve sürgündeki muhalifler arasındaki ayrışmayı sınırlandırabilirler.

Bu tür bir şey şimdiden de gerçekleşiyor olabilir. Sürgündeki muhalefette, yaklaşan bir konferans hakkında söylentiler var. Konferans, belki de Riyad’da gerçekleşecek ve bu esnada yeni bir siyasi oluşuma gidilecek. Öte yandan, Halep’in en büyük isyancı koalisyonu –Doğu Akdeniz Cephesi olarak bilinir- bir anda kendini lağvettiğini açıkladı; ve isyan güçlerinin kumandanları da Türkiye ve diğer yerlerde sürekli toplantılar gerçekleştiriyorlar. İslam Ordusu başkanı Zahran Alloush, kısa süre önce Şam’ın doğusundaki iyi korunan mevkiini kısa süre önce terk edip Türkiye’de Suriyeli İslam alimleri toplantısına katıldı. Bu ziyaretin gerçek amacı, muhtemelen başka, gizli toplantılarda bulunmaktı.

Oldukça iyi bağlantıları bulunan Suudi gazeteci Jamal Khashoggi’ye göre, “Zahran Alloush’un Türkiye ziyareti, Suriye’de Suudi-Türk-Katar işbirliğinin önündeki son engeli de kaldırıyor.”

Öte yandan, Alloush’un kuzeni Muhammed Alloush (İslam Ordusu’nu içeren geniş bir isyancı koalisyonu olan Devrimci Kumanda Konseyi’nin Siyasi Ofisi’nin başkanı), Türkiye’ye yaptığı ziyaretin “amacının, sadece Şam’da değil tüm Suriye’de karadaki devrimcilerin çabalarını bir araya getirmek olduğunu” söyledi.

İsyancılar arasındaki hareketin ne kadar koordineli olduğu, açık uçlu bir soru. Kumandanlar, muhtemelen birçok durumda kendilerini konumlandırıyorlar; nüfuz sahibi olmak için alavere dalavere yapıyorlar ve askeri güçlerini ve diğerleriyle çalışma yeteneklerini göstermeye çalışıp, Suudi-Türk görüşmelerinden çıkacağına inandıkları yeni düzende bir rol üstlenmek üzere seçilme umuduyla hareket ediyorlar. Ancak, hem isyancılar hem de rejim, dış baskıya son derece bağımlı olduğu için, bölgesel ittifaklardaki herhangi bir değişiklik, muhtemelen Suriye’de karada bir dizi değişiklik yaratacak. Tüm bu toplantılarda bir şeylerin hazırlığı yapılıyor ve biz de yakında bunu öğreneceğiz.

Kaynak: https://carnegieendowment.org/syriaincrisis/?fa=59904




Orjinal Habere Git
— HABER SONU —