Rusya-Türkiye-İran üçlüsü bir araya gelebilse, Asya`yı Batı`ya kapatabilir.(ASAM)
Stephen J. Flanagan
Türkiye, Rusya ve İran arasındaki karmaşık ve çoğu zaman çelişen karşılıklı ilişkiler Orta Doğu, Kafkaslar ve Orta Asya’daki bölgesel dinamikleri şekillendiriyor. Üç çift ilişkinin bağlantı noktası, her birinin diğer ikisiyle ve ABD ile ilişkisini etkiliyor. Suriye iç savaşı ve Arap uyanışına yönelik farklılaşan politikaları Ankara’nın, Moskova ve Tahran ile iş birliğine dayanan ilişkilerini gerdi.
Bu dinamikleri anlamak Orta Doğu’da daha büyük bir savaşı, Kafkaslar’da ihtilafların yenilenmesini ve NATO kuvvetlerinin Afganistan’dan çekilmesinin ardından Orta Asya’daki istikrarsızlığı engellemek için gereklidir. Dahası şayet ABD ve uluslararası toplum bu üç güçle Suriye’de siyasi bir dönüşümü ve İran’ın nükleer krizine çözümü destekleyemezse, Suriye’deki taşeron savaşın derinleşmesi ve İsrail ordusunun İran’ın nükleer tesislerine saldırma ihtimali nedeniyle Orta Doğu taşma noktasına ulaşacak. Bunun, bölgenin istikrarı ve küresel ekonomi için yıkıcı sonuçları olacak.
Tarihî Kökler ve İtici Güçler
Modern Türkiye, Rusya ve İran arasındaki ilişkilerin yüzyıllardır Avrasya ve Orta Doğu’daki jeopolitikayı şekillendiren derin kültürel, tarihsel ve dinî kökleri var. Osmanlı ve Rus imparatorluklarının genişlemeci politikaları 16. ve 17. Yüzyıllarda Karadeniz boyunca yoğun rekabet ve savaşlara yol açtı. Osmanlılar Kafkaslar’ın Türk ve İslamcı politikalarını desteklerken Rusya, Osmanlı yönetimine karşı isyanlarında Türkiye’nin Slav ve Hristiyan azınlıklarına yardımcı oldu. Lenin I. Dünya Savaşı’nda Mustafa Kemal Atatürk’ün Türk devrimci hareketine yardımcı oldu ve Türkiye Cumhuriyeti ile SSCB arasındaki ilk ilişkiler bir şekilde iş birliğine dayalıydı.
Soğuk savaş sırasında Türkiye komünist genişlemeye karşı NATO’nun güney duvarını oluştururken ilişkileri daha da uzaklaştı. 1990’larda Rusların Kafkaslar’daki iddiacılığı, Ankara’nın eski Sovyet alanındaki Türkçü politikaları ve her iki hükûmetin diğer ülkede faaliyet gösteren ayrılıkçı gruplara verdiği destekle ilgili olarak bazı gerginlikler yaşandı. Rusya aşırılık yanlısı İslamcılıkla mücadeleye, Türkiye de Kürt terörüne odaklanırken güvenlikle ilgili öncelikleri yavaş yavaş kendi içlerine kaydı. Bu kaymaya bir de Sovyet döneminde derinleşen ekonomik ve enerji bağları ve her birinin Batı ile ilişkilerinde karşılıklı yaşadıkları hayal kırıklığı eklendi. Bu da Ankara ile Moskova arasında son on yılda derinleşen tarihî bir yakınlaşmaya yol açtı.
Osmanlı/Türk-Fars/İran ilişkileri 16. yüzyıl ve 20. yüzyılda uzun bir rekabet ve dönem dönem çıkan ihtilaflar tarihine sahip. İran’ın Şiiliği benimsemesi kısmen İran’daki Safevi devletin çabasıyla oldu. Osmanlıların çıkarı Azerbaycan ve Kuzey Kafkaslar’dayken İranlılar Irak’a odaklandı. Bu mücadelenin unsurları I. Dünya Savaşı’nın sonuna kadar devam etti.
Özellikle 1979’daki İslam devrimi ABD yanlısı Türkiye ile ABD karşıtı İran arasındaki ayrılıkları artırınca Türkiye’nin İran ile ilişkileri de sıkıntılı oldu. Bölgedeki Kürtler gibi daha zayıf taraflar ikisi arasındaki ilişkiyi dengelemeye çalışsa da onların çabaları bu derinleşen husumeti çözemedi. Her ikisi de Saddam Hüseyin Irak’ına düşman kaldı ama ortak davaları onlara iş birliği için yeterli platform sağlayamadı. İran’ın komşularla daha yakın ilişki arayışı ve Türkiye’nin sıfır sorun stratejisiyle ilişkiler son on yılda yumuşadı. Hâlen tarihî düşmanlıklar, Türk laikliğiyle İran’ın dindarlığı arasındaki karşıtlık ve Türkiye’nin ABD’nin çıkarları için cephe olmaya devam ettiği görüşü, İranlıların yeni kurulan karşılıklı ilişkilerine bağlı kalmalarını engelledi. İranlı politika yapıcılar özellikle ticaret ve turizm olmak üzere sınırlı alanlarda ilişkilerini güçlendirmeye çalıştılar.
İran ile Rusya arasındaki ilişkiler 16. yüzyıldan beri karşılıklı olarak hem ihtilaf hem de iş birliği unsurları içeriyor olsa da bölgesel hegemonya için hırsları daha çok ihtilafla sonuçlandı. Rusya, genellikle İran’ın iç işlerine karıştığı için İran tarafından potansiyel bir tehdit olarak görüldü. Yine de bazı alanlarda ticari ilişkilerin önemli bir özelliği oldu. İran, Irak ile savaşında Moskova ile ilişkilerini geliştirmeye çalıştı. Kremlin, İran’ı, ABD ve Türkiye’nin Orta Asya’nın yanı sıra Kafkaslar’daki çıkarlarına karşı dengeleyici potansiyel bir ortak olarak gördü.
Son on yılda bütün bu üç ilişkide ekonomi ve enerji alanında iş birliği ve rekabet ana itici güçler oldu. Bu ezeli düşmanlar diyalogu, ekonomik iş birliğini ve enerji bağlarını, farklılaşan çıkarlarını ve devam eden karşılıklı şüphelerini idare etmek için kullandılar.
İç gelişmeler ve Müslüman dünyada artan kutuplaşma bu bağlantı noktasını etkiledi. İmparatorluğun kalıntıları Moskova’ya avantajlar ve sorumluluklar getirirken, Moskova Avrasya’ya, Rusya İmparatorluğu ve Sovyetler Birliği kadar hâkim olmasını sağlayacak kaynaklardan yoksun.
Türkiye ve İran daha becerikli rakipler hâline gelirken Çin de Orta Asya’da önemli bir aktör olmaya başladı. Bu iki hükûmet Arap uyanışı ve Suriye’deki isyan konusunda tamamen farklı politikalar izlerken bölgesel nüfuz için daha yoğun bir mücadele gelişiyor. Moskova, Orta Doğu’da siyasi değişim güçlerine karşıyken Türkiye`nin, ABD ve Avrupa ile ilişkileri zarar gördü.
Sadece birkaç yıl önce üçlü iş birliği için büyüyen potansiyelden söz ediliyordu. Bu üç ülkenin liderleri İran’a yaptırımların BM Güvenlik Konseyinde oylanmasından bir gün önce bir araya geldi. Bu Batı’nın İran’ı tecrit etmesini engelleme olarak görüldü. Ne var ki temel siyasi ve kültürel farklılık, üçünün bugün aynı safta yer almasını imkânsız hâle getiriyor.
Rusya-Türkiye: Stratejik Ortaklığın Sınırlarını Sınamak
Mevcut Türk hükûmeti 2002’de iktidara geldiğinden bu yana Rusya ile ilişkilerin ilerletilmesini öncelik hâline getirdi. Rusya ile ticaret, Sovyet döneminin son on yılında gelişmeye başlarken Ankara, siyaset ve güvenlik alanlarında iş birliğini artırmak için ekonomi ve enerji konularındaki ilişkileri derinleştirmenin yollarını arıyor. Söz konusu iki hükûmet 2010 yılında aralarında Üst Düzey İşbirliği Konseyi, yıllık toplantılar ve Ortak Stratejik Planlama Gruplarının da bulunduğu “stratejik ortaklık” girişimini başlattı. Yine de her iki hükûmet arasında ortak bir siyasi gündem bulunmadığı için ilişkiler stratejik olmaktan ziyade taktiksel bir nitelik taşıyor.
İki ülke arasındaki ticaret, yatırım ve turizm son on yıl içerisinde oldukça hızlı bir şekilde artış gösterdi. Rusya 2008 yılından beri Türkiye’nin önde gelen ticari ortağı niteliğinde. İki ülke arasındaki toplam ticaret hacmi 2011 yılında 30 milyar dolara ulaştı. Ayrıca Rusya, Türkiye’nin en büyük üçüncü ihracat piyasası konumunda. Türk iş dünyası Rusya’da 7 milyar dolarlık yatırım yaparken Türk müteahhitler ülkede toplam 33,8 milyar dolar değerindeki projeleri hayata geçirdi.
İkili enerji ilişkileri bazı ortak çıkarları yansıtsa da rekabete de neden oluyor. Türkiye’nin enerji stratejisi, Rusya’dan yapılan tedariki güvence altına alma ve Avrupa ile Batı’ya uzanan kilit önemdeki bir enerji geçiş noktası olma arzusunu dengeleme amacı taşıyor. Türkiye, Rus doğal gazı ve petrolüne olan bağımlılığını, kaynaklarını çeşitlendirerek azaltmaya çalışıyor.
Bu sırada Rusya’nın, Karadeniz’den Hazar Bölgesi’ne yapılan enerji akışını kontrol etme çabası, Türkiye’nin Doğu ile Batı arasında enerji geçiş koridoru olma arzusunu tehlikeye sokuyor. Ankara, Güney Gaz Koridoru’nun (Nabucco projesi de dâhil) geliştirilmesini destekliyor. Moskova ise rakip Güney Akım Boru Hattı’nın geliştirilmesini istiyor.
Samsun-Ceyhan Petrol Boru Hattı’nın inşasına ilişkin planlar, Türkiye ile Rusya arasındaki müzakerelere rağmen durma noktasına geldi. Türkiye Boğaz’daki tanker trafiğini azaltmak ve Ceyhan’ın, bir enerji merkezi olma potansiyelini vurgulamak amacıyla Samsun-Ceyhan Boru Hattı’na destek veriyor.
Türk liderler ekonomik iş birliğini ve Karadeniz Bölgesi’nin güvenliğini artırmak için Rusya ile etkin bir şekilde çalışırken söz konusu bölgedeki kapsamlı NATO operasyonlarına karşı çıkıyor. Ankara ayrıca Rusya ile ekonomi, enerji ve güvenlik alanlarındaki iş birliğinin güçlenmesini, bölgedeki çıkarlarının genişletilmesi bağlamında bir güç olarak görüyor. Ancak Karadeniz iş birliği, ekonomik anlamda oldukça az sayıda somut yarar sağlarken, 2008’deki Rusya-Gürcistan savaşı sırasında bölgesel kriz yönetimi konusunda yararlı bir mekanizma sunamadı.
Ekonomi ve enerji alanlarındaki ilişkilerin derinleşmesine, üst düzey siyasi temaslara, turizme, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile Vladimir Putin arasındaki şahsi ilişkilerin yakınlığına rağmen Ankara’daki yetkililer, Suriye konusundaki keskin fikir ayrılıklarının ışığında söz konusu ilişkiyi yeniden değerlendiriyor.
Rusya’nın Türkiye ile ilişkiler konusunda yaptığı resmî değerlendirmeler de benzer ölçüde karmaşık durumda. İkili ekonomi ve enerji alanlarındaki ilişkiler mali kâra neden olurken siyasi diyalogu da destekliyor. Moskova, son iki yıl boyunca Türkiye’nin Orta Doğu ve Kuzey Afrika konularında ABD ve Batı ile sergilediği yakın tutum ve NATO füze savunma sistemine verdiği destek nedeniyle hayal kırıklığına uğradı. Bazı Rus yetkililer ve uzmanlar Kafkaslar’daki nüfuz konusunda Türkiye ile yoğun bir rekabetin yaşanabileceğini öngörüyorlar. Bu kişiler Türkiye’nin Orta Doğu’da bir lider hâline gelme girişiminin başarısız olacağını ve Türklerin enerji ve kaynaklarını Kafkaslar’a yönlendireceğini düşünüyorlar. Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarı altında Türkiye’nin daha İslamcı olduğu ve Türk Genelkurmay Başkanlığının artık laikliğin güçlü koruyucusu olmadığı da öne sürülüyor.
Türkiye-Rusya ilişkileri zorlu bir dönüm noktasına girmiş durumda. Her iki hükûmet de siyasi gerginlikleri azaltmak amacıyla kârlı ekonomik ve enerji alanındaki ilişkilerini korumaya çalışıyor ancak bu giderek daha zor bir hâl alıyor.
İran-Türkiye: Gergin ve İhtiyatlı Bir Ortaklık
Türkiye’nin İran ile ilişkileri hep inişli çıkışlı oldu. Ancak süregelen rekabet, kuşkular ve derin mezhepsel ve kültürel farklılıklara bakıldığında Türk analizcilerin çoğu, bunu ihtiyatlı bir ortaklık olarak tanımlıyor. Her iki hükûmet de anlaşmazlıklardan kaçınmak için kârlı ortak ekonomi ve enerji ilişkilerinden yararlanma stratejisini uyguluyor. Başbakan Erdoğan’ın AKP hükûmeti yönetiminde Türkiye, şu ana kadar Erdoğan’ın uzun süre danışmanlığını yapan şimdiki Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun komşularla “sıfır sorun” politikasını izledi. Davutoğlu’nun hedefi, Türkiye’ye “stratejik derinlik” ve daha fazla nüfuz kazandırmak için ülkenin Avrasya’nın merkezindeki jeo-stratejik konumunu ve Osmanlı ve İslamiyet ile tarihî bağlarını güçlendirmekti. Bu stratejinin ana maddelerinden biri, Türkiye’nin tüm komşularıyla ticaret ve ekonomik iş birliğini artırmak. Bu yaklaşım, İran Devleti’nin yapısına dair saf hayallere dayanmıyor. Aksine İran ile barışçıl bir rekabet yürütürken, Türkiye’nin ekonomik büyümesini ve enerji merkezi olarak konumunu artırmayı öngörüyor. İran hükûmeti ise Türkiye’nin enerji ve pazarlarını genişletme ihtiyacını karşılayarak, siyasi olarak dışlanmasını ve Türkiye’nin sakıncalı askerî hareketlerini engelleme peşinde.
Türkler son on yılda İran ile yapılan ticaret ve yatırım anlaşmalarında sürekli hayal kırıklığı yaşadılar. Tahran, Türkiye ile gaz ve petrol kaynaklarından yararlandıracak ve bu kaynakların ikmalini sağlayacak anlaşmalarının gereklerini yerine getiremedi. Ancak İran yine de Türkiye’nin en büyük beşinci ticaret ortağı. Ortak ticaret hacmi 2000’de 1,05 milyar dolardan 2011’de 16 milyar dolara çıktı. İki devlet 2010’da bu rakamı daha çok sınır kapısı açarak 30 milyar dolara çıkarma sözü verdi. Ancak bağımsız analizciler ve iş dünyası liderleri bu hedefi gerçek üstü buluyor. Türk iş adamları İran’ın karmaşık, anlaşılmaz ve yolsuzluklarla dolu iş dünyasında yol alırken büyük hayal kırıklıkları yaşadıklarını dile getiriyorlar.
Ekonomik ilişkilerde iki önemli büyüme turizm ve yatırım alanlarında görüldü. İranlılar vizesiz seyahat imkânı sayesinde -2010 ve 2011’de yaklaşık 2 milyon turistle- Türkiye’ye gelen en büyük dördüncü yabancı turist grubunu oluşturuyor. Yatırım alanında ise yaptırımlar yüzünden ve Dubai ve diğer Körfez ülkelerindeki iş ortamının giderek daha sınırlayıcı bir hâle gelmesiyle dış pazarlara ulaşmak için Türkiye’de faaliyet gösteren İranlı şirket sayısı artıyor. Türk bankaları da İran İslam Cumhuriyeti ile Hindistan gibi -ABD yaptırımlarını çiğnemek ve ABD’nin suçlamalarına maruz kalmak istemeyen- ülkeler arasında finans işlemleri için uluslararası aracılık rolünü üstlendiler.
İran ve Türkiye 1996’da 25 yıllık bir anlaşma yaparak doğal gaz ticaretini artırmak istediler. Anlaşmayla İran, Türkiye’ye her yıl 10 milyar metreküp gaz sağlama sözü verdi ancak kendi ihtiyaçlarını öne sürerek bu sözünü hiçbir zaman tutmadı. İki ülke 2002’de Tebriz’deki doğal gaz sahalarını Ankara’ya bağlayacak bir boru hattı projesini bitirdi. Şimdiki ikmal de bu yolla sağlanıyor. İran böylece Rusya’dan sonra Türkiye’nin en büyük ikinci gaz tedarikçisi (yüzde 21) oldu. Türkiye bu rakamları artırmak istedi (yıllık 16 milyar metreküp) ancak araştırmalar ve yaptığımız görüşmeler gösteriyor ki Türk enerji şirketleri yüksek maliyeti, kalite sorunu, değişken ikmaller ve İran ile iş yapmaktan duydukları hayal kırıklıkları nedeniyle daha fazla İran gazı hedefinden vazgeçti. Türkiye bu yüzden kısa vadede Azerbaycan ve Irak’tan, uzun vadede ise Türkmenistan’dan gaz tedarik etmeye yoğunlaştı.
İran aynı zamanda birkaç yıldır yüzde 30 ila 32’lik ihracatla Türkiye’nin önemli bir petrol tedarikçisi durumunda.
İki hükûmetin siyaset ve güvenlik iş birliği de karışık bir konu. Türkiye ve İran’ın Filistin meselesiyle ilgili politikaları bir noktada birleşse de Arap uyanışıyla birlikte, özellikle de Suriye’deki gelişmelerle ilgili ciddi görüş farklılıkları oluştu. İran’ın; Bahreyn, Suriye, Lübnan ve Irak’taki Sünni-Şii gerilimini körüklediği ve Azerbaycan’daki radikal Şii gruplarını desteklediği konusunda Türk yetkililerin endişeleri sürüyor ve bunu, nüfuz sahibi olmak için yaratılan ideolojik bir mücadele olarak tanımlıyorlar. Bu farklılıklar ikili ilişkilerde ciddi bir çatlak, hatta kriz yaratabilir.
Tahran ile Ankara 2008’de, Kürt terör örgütleri PJAK ve PKK’ya karşı istihbarat paylaşımını ve ortak operasyonlar yürütülmesini içeren sınırlı bir terörle mücadele iş birliği başlatma kararı aldılar. Bu iş birliği planına rağmen son zamanlarda İran ve Suriye’nin, Türkiye’nin Esad rejimi aleyhindeki çabalarını zayıflatmak için PKK’ya destek verdiği söylentileri dolaşıyor.
Bu karmaşık durumlara rağmen Türk hükûmeti hâlâ uzun süreli diplomasi ve ekonomik ilişkilerinin Tahran’ı daha faydacı ve daha az ideolojik bir tutum benimsemeye iteceğini ve böylece Suriye’de siyasi geçişe uygun ortam oluşacağını, derinleşen Sünni-Şii “soğuk savaşının” yatışacağını, İran’ın nükleer programı tartışmalarına barışçıl bir çözüm imkânı tanınacağını umuyor.
Türkiye-İran ilişkilerinde, her iki hükûmetin de ortaklıklarını sürdürmek istediklerini belirtmelerine rağmen hassas bir sürece girildi. Şu an itibarıyla bütün karşılıklı ilişkiler, Suriye konusundaki farklı görüşler, Orta Doğu’daki siyasi değişim ve Tahran’da ruhani lider, Cumhurbaşkanı ve Devrim Muhafızları arasında yaşanan güç mücadelesi nedeniyle gölgelenmiş durumda. Suriye’deki kriz Türkiye’nin, İran ve Rusya ile ilişkileri açısından zorlu bir sınav teşkil edebilir. Zaten hâlihazırda giderek artan bölgesel nüfuz mücadelesini körüklüyor. En yakın Arap ortağını kaybeden Türkiye, ortak ticareti artırdığı 2 milyar dolarlık yardım paketi gönderdiği ve ortak donanma tatbikatları yürüttüğü Mısır ile ilişkilerini geliştirme peşinde.
--Bağlantı Noktası Vasıtasıyla ABD’nin Çıkarlarını İdare Etmek--
Türkiye-Rusya-İran bağlantı noktasının dinamiklerini anlamak, ABD’nin Orta Doğu, Kafkaslar ve Orta Asya’daki çıkarlarını ilerletmek ve bu üç ülkenin birbirleriyle ilişkilerini dengelemek için gerekli. Bu üç ülkenin her birinin diğerlerine yönelik politikaları çoğu zaman ABD ile ilişkileri etkilemek için tasarlanıyor ve ABD politikalarıyla -olumlu veya olumsuz olarak- etkilenebilir.
Esad rejimine verdikleri destek ve Arap uyanışının arkasındaki siyasi güçler hakkındaki korkuları göz önüne alındığında Rusya ve İran şimdi kendilerini Türkiye, ABD ve uluslararası toplumun çoğunluğuna karşı aynı safta buldu. İran, Suriye ile bağları ve Lübnan’daki Hizbullah ile bağları yüzünden kendisini İsrail ve müttefiklerine karşı direniş ekseninin merkezi olarak görüyor. Suriye’deki iç savaş büyüyüp radikal unsurlar olaya dâhil oldukça ve Suriyeli mültecilerin Türkiye’ye akını göz önüne alındığında, daha geniş bir ihtilaf potansiyeli de artıyor. Türkiye, Esad rejimiyle ve muhtemelen İran ile savaşa çekilebilir. Bu da ABD ve diğer NATO müttefiklerinin ortak savunma yükümlüklerini tetikleyebilir.
ABD bu sonuçtan kaçınmak için uçuşa yasak bölge ve rejim baskısından kaçanlar için güvenli bölge oluşturulmasına yardımcı olmalı, Türk hükûmeti ve diğer hükûmetlerle birlikte çalışmalıdır. Bunun için Suriye muhalefetine daha fazla yardımın yanı sıra Türkiye, AB, Rusya ve İran’ın savaşı sona erdirmek için yeni bir diplomatik çabaya desteği gerekebilir. Bu da Moskova ve Tahran’ın Esad’ın çekilmesini kolaylaştırması için gerekli ortamı sağlayabilir.
Suriye savaşı Orta Doğu’da bir barut fıçısı yaratmak için en hassas unsur. Bölgedeki Sünni-Şii soğuk savaşı zaten kızışıyor. İran, Suudi Arabistan ve diğer Körfez ülkeleriyle Bahreyn’de taşeron mücadele yaşıyor ve Türkiye’deki terör faaliyetlerini destekliyor.
İsrail ile Hamas arasındaki gergilik ve İran’ın nükleer programına karşı askerî saldırı riskinin artması, bu durumu daha da karmaşık hâle getiriyor. Bu yüzden ABD ile diğer uluslararası toplum üyelerinin İran nükleer krizine derhâl barışçıl bir çözüm bulması gerekiyor. Ankara’nın Tahran ile devam eden diyalogu bu hedefe yardımcı olabilir.
Türkiye, Rusya ve İran’ın çıkarları Kafkaslar’da çakışıyor. Sovyet mirası hâlâ stratejik manzarayı şekillendiriyor ve Rusya hâkim durumunu koruyor. Ankara, egemenliklerini güçlendirmek ve Türkiye ile ticari ve enerji bağlarını artırmak için üç güney Kafkas ülkesi arasında karşılıklı bağımlılığı desteklemek istiyor. Ne var ki Türkiye 2009’da ilişkileri normalleştirme ve Türk-Ermeni sınırını açma çabalarını reddetti ve Bakü’nün arkasında daha sıkı durdu. İran’ın bölgedeki stratejisi, Ermenistan ile ilişkileri geliştirmek ve Azerbaycan’a gözdağı vermek ama Dağlık-Karabağ konusunda ihtiyatlı davranmak yönünde. Rusya’nın Güney Kafkaslar’da çok fazla ağırlığının olmasını istemeyen ama Rusya ile karşı karşıya gelmekten de korkan İran, Türkiye’nin bölgedeki güvensizliğinden fayda sağladı. Washington’un istikrar, egemenlik, demokratikleşme ve ticari ilişkilerin çeşitlenmesi yönündeki çıkarları Türkiye’ninkilerle uyumlu. Yine de Washington ve Ankara’nın bölgesel ihtilafları çözme çabalarında hem Moskova hem de Tahran ile ilişki kurması gerekiyor.
Üç hükûmet ve ABD’nin Orta Asya’da büyük ölçüde farklı ama bazı ortak çıkarları var. NATO’nun Afganistan’dan çekilmesinin ardından yaşanan istikrarsızlık bunlardan biri. Türkiye’nin Moskova ile ticari bağları olsa ve Rusya’yı bölgeden enerji akışında kontrolcü konumunu engellemek istese de kapasitesi sınırlı. İran, Taliban ve bölgedeki uyuşturucu kaçakçılığı hakkında endişeli ve kendi üzerinden daha fazla Orta Asya enerjisinin akmasını istiyor. ABD ve Batı ile ilişkileri ve Orta Doğu’daki gelişmeler doğrultusunda az veya çok bu çıkarlarını gözetebilir.
Bütün bunlar Türkiye-Rusya-İran bağlantı noktasının dikkatli idare edilmesinin, ABD’nin Orta Doğu ve Avrasya’daki hedeflerine ulaşmasında gerekli olduğunun altını çiziyor. Rusya ve İran ile fay hatları derinleşiyor. ABD ve Türkiye’nin çıkarları uyumlu ama belli politika farklılıklarını idare etmek için yakın istişare gerekiyor. Dördü arasındaki karşılıklı ilişkiler şüphesiz bölgeyi şekillendirmeye devam edecek ve küresel sonuçları olacaktır. (ABD merkezli Stratejik ve Uluslararası Araştırmalar Merkezi - CSIS)